Sayfalar

30 Haziran 2013 Pazar

Bir Zalimin Anatomisi


İnsana her türlü şiddeti uygulayan kişilere zalim diyorum; Şiddet türleri 3 tane dir, fiziksel, psikolojik, sosyal şiddet.
Göz önünde olan, en çok fark edilen şiddet, fiziksel şiddettir, fiziksel şiddeti şöyle açıklayayım, birisinin vücuduna ağrı yaratacak şekilde vurmak, çekiştirmek tir.
Psikolojik şiddet ise, insanın doğasına aykırı bir şekilde yaşamaya başladığı zaman ortaya çıkar, insanı aşağılamak, değersizleştirmek, ötekileştirmek, sindirmeye çalışmak, günlerce kapalı bir mekanda tutmak, düşünmesine izin vermemek.
Sosyal şiddet ise, saygı ve itibar kaybetme endişesiyle ortaya çıkar. Sosyal ilişkileri bitirmeye çalışır bu şiddet şeklinde. Örneğin, Bir erkeğin karısına nasıl giyineceğine karışması, arkadaşları ile gezmeye gideceğinde karışması sosyal şiddettir.
Şiddet görenler bile bazı şiddetleri normal görselerde, şiddet gören kişide yıkıcı eylemlerin ortaya çıkmasında, ve şiddet gören kişinin de şiddete başvurmasında engelleyici olamamakta.

Şimdi yazacaklarımı genelleyebilirsiniz. Zalimlerin kafa yapılarından bahsedeceğim, kesinlikle, karşılarındaki kişileri/toplumları düzeltmeye/ıslaha çalışırlar. Kendi düşüncelerini sorgulamadan oluşturmuşlar ve kendi düşüncelerini en iyi düşünce olarak görürler, hayat görüşlerini genellikle daha önceki atalarından sorgulamadan edinmişlerdir, hayat görüşleri sorgulanamaz bulurlar -hayat görüşlerinden hiç şüphelenmezler-. Değişimden hiç hoşlanmazlar, değişim onlar için belirsiz alanlar demektir, belirsizlikten asla hoşlanmazlar, belirsizlik onlara korku, kaygı getirir. Empati/Duygudaşlık yapmaktan yoksundurlar. Insanlar üzerinden hayaller kurarak, kendi hayallerine insanları ortak ederek kendilerini gerçekleştirmeye çalışırlar -karşı tarafın insan olduğunu düşünmeden, çok ilginç geliyor bana-. Hayatta istek ve beklentilerini bir insan/insanlar üzerinden oluşturmaya çalışırlar. Gelecek ile ilgili planlarını insanlar üzerinden oluşturduklarından, şekillendirmek istedikleri insanlar onların istedikleri gibi hareket etmediklerinde, onların isteklerine göre hayatını şekillendirmediklerinde, kendi hayatlarınıda planlayamazlar. Şekillendirmek istediği kişi onun istediğini yaparsa onlarda hayatlarına kaldığı yerden devam edebilirler, ama şekillendirmek istediği insan onun beklentisine göre hareket etmediğinde, hayatı şekillendirmek isteyen kişi geleçek ile ilgili planlarını yapamadığından yakınır, şekillendiremediği insana şöyle şeyler der; sen benim hayatımı mahvediyorsun, senin yüzünden bir önümüze bakamıyoruz, şunu yapta bende rahatlıyayım. Şekillendiremediği kişi onun hayatını çalmış gibi algılar. Şekillendirmek istediği insana kızar, öfkelenir, ve kendi içinde huzursuzluğu da devam eder.

Bir kişi insanı/insanları toplumu düzeltmeye/ıslah etmeye kalktığında, bu düzeltme yöntemlerini çeşitli şekillerde uygulamaya koyar, başta istediği hayat görüşünü benimsetmek için hafif kurallar koyar, sözlü olarak hiç usanmadan bıkmadan anlatır – karşı tarafın fikirlerini önemsemez, o kendi kurduğu hayat görüşünü anlatır, buna da iletişim der, onun istediği gibi konuştuğunda konuşabiliyor oluyorsun, onun istemediği gibi konuştuğunda öfkelenebiliyor-. Bu yöntemle birşeylerin düzelmediğini gördüğünde, şiddet yöntemlerini uygulamaya kalkar, çoğu kişi psikolojik şiddetten başlıyor gibi, sonra sosyal şiddeti uyguluyor, sonra da fiziksel şiddeti uygulamaya koyuyor -böyle bir gözlemde bulundum-. Burada amaç kişiyi/toplumu kendi istediği düzene sokmak, daha iyi bir nesil/daha iyi bir toplum oluşması için bu şiddeti uyguluyor.

Zalim kişi kendini hiç tanımıyor/kendini tanımaya çalışmıyor -Kendini tanımak deyince şunlar aklıma geliyor; hangi hal içinde nasıl karar veriyorum, kararlarımda hangi kişisel özelliklerim etkili oluyor, algılarım nasıl şekillenmiş, sorgulamadan almış olduğum bilgilerle oluşturduğum kalıpyargılarım var mı, önyargılarım var mı -kalıpyargılarım ve önyargılarım olduğunu öğrendiğimde bu düşünceleri ne kadar değiştirmeye istekliyim -, aldığım bilgiler çevremin onay verdiği bilgiler mi oluyor, çevremin onaylamadığı bilgiler olduğunda ne kadar yeni bilgi almaya istekli oluyorum ve kendim bir bilginin ne kadar derinine inebiliyorum, bu aldığım yeni bilgiler benim yalnızlaşmama neden oluyor ise yinede yeni bilgi almaya ne kadar istekliyim. Olayların gerciğiyle, doğruluylamı ilgileniyorum, yoksa olayların doğurulundan çok benim ondan sağladığım faydamı önemli oluyor- , kendini tanımayan insan, insanlığı tanıyamamıştır. Bir insan bir insanı asla değiştiremez, kendi gibi birisi olmasını asla isteyemez, insan ancak kendi istediğinde değişir. Her insan kendi istek ve arzularını, beklentilerini gerçekleştirdiğinde mutlu oluyor, her insanın bir aklı olduğuna göre, her insan kendi düşüncesini hiç bir baskı ve zorlama altında olmadan oluşturmaktan mutluluk duyuyor, her insan kendinden geriye birşeyler bırakmak istiyor, her insan bu dünya da bende varım mı hissettirmek istiyor -çocuğa bakın, sırf annesi ona bir yemeği yedirmeye çalıştığında istemiyor, burada şunu demek istiyor çocuk aslında bak bende istediğimi yapıyorum sana karşı tepki koyarak demek istiyor-. Insanları ve toplumu düzeltme sevdasından vaz geçelim bu yüzden. Insanların insan oldukları için hak ettiği değeri verelim, insanın haklarına saygılı olalım.

Bir İnsan kendi ihtiyaçlarını karşılayamadığında, kendini yetkin olarak ve bir işe yarıyor olarak görmediğinde, kendi kararlarını özgür bir ortamda ve özgürce veremediğinde, ve kendisini verdiği kararların arkasında duramıyor gördüğünde, kendi doğasına aykırı bi şekilde kendini engellemelere maruz bırakmadan hayatını devam ettiremediğinde. Kendini değersiz hissettiğinde - bir insan kendini değersiz hissettin de, kendini olmadığı gibi göstermeye çalışır, kıskanç olur, büyüklenmeye çalışır, yıkıcı olur, değersizlik hissini yaşayan kişi içinde devamlı bir eksiklik, nedenini bilmediği bir kaygı yaşar. Kişi kendi hakkını bir başkasına yedirdiğinde, gerektiğinde gerekli şekilde kendini savunamadığında. Bu tür durumlarda kalan kişiler sonraları yıkıcı eylemlerde bulunabiliyorlar, yukarıdaki paragrafta saydıklarımın tersini yapan insanlar hayata karşı daha sevgi dolu olabiliyorlar.

Dünya da hangi sistem uygulanırsa uygulansın insanlar devamlı bir savaş içinde, ama insan düşüncesinin şu anda ulaşmış olduğu en iyi sistem demokrasi gibi duruyor, demokrasi ailede başlamadan, ve demokrasi için yetkin ve katılımcı, duyarlı bireyler olamadan demokrasi diktatörlüğe dönüşebiliyor.

Duran Aydoğmuş


19 Haziran 2013 Çarşamba

MEDYA ÜZERİNE


Üç yıl önce Medya üzerine eğilmeye başladım, bu eğilmeye başlamamda hangi nedenler tam olarak etkili oldu bilemiyorum ama. Ulusal çapta yayın yapan kanallara bakan, haberleri takip eden biri idim, ulusal çapta yayın yapan gazetelerin köşe yazıları okuyan biriydim. Buralarda tutarsızlıklar görmeye başladım, sonraları haberlerin bir çoğu gerçekten beni bilgilendirmiyordu. Medya üzerine eğilmem böyle başladı sayılır.

Şöyle bir parantez açayım burada. Tam da bügünlerde olan olan olaylar, insanı medya üzerine düşünmeye itebilir, ve ileriki zamanlarda medya ile ilgili nasıl düzenlemeler yapılmalı gibi bir soru sorma gereği duyabilir veya medya sağlıklı bir yapıya nasıl kavuşabilir gibi sorular insanların kafasına bu günlerde gelebilir. Bunu neden böyle diyorum, Çünkü insaların hayatlarında terslikler, içlerinde çatışmalar, belirsizliklerin artması, tutarsızlıkları fark ettiklerinde kendi hayatlarını sorgulama gereği duyabiliyorlar, bu durumların sonucunda oluşan kaygılar, insanlar hayatlarını yeniden gözden geçirmek için olumlu olabiliyor. Bu durumu düşünerekten insanların bir çoğunun medya üzerine düşünmeye gidebileçeklerini düşünüyorum insanların.

Ben de şimdi burada düşünmek isteyenlere, bu konu üzerinde düşünmüş biri olarak düşüncelerimi aktarmaya çalışaçağım. Düşüncelerimi aktararak konu hakkında farkındalık yaratmaya çalışaçağım. (Şunu belirteyim, bu yazıdıklarımı okuyanlar benim düşüncelerimin izlerini takip edeceklerdir. Herkez kendi içinde benim izlediğim yolu izlemesi gerek, yoksa sadece benim düşüncelerimi okumuş olaçaksınız – her kez kendi düşünce sürecini yaşamalı-. Ben bu düşünmeyi şu örneğe çok benzetiyorum. Dağınık halde bulunan bir pazılı yapar gibi oluşturdum, bazen bazılın bir yerindeki bir parçayı aldım çok başka yere koydum, bazen pazıldaki bir parçayı nereye koyaçağımı düşündüm, bazen pazılın nasıl bir şekil olabileçeğini düşündüm, aşağıda yazaçaklarım nasıl pazıl olduğunu ortaya koyaçak, bakalım pazılı nasıl bulaçaksınız.

Ben şöyle bir yol izleyerek başladım düşünmeye, haberlerdeki tutarsızlıkları gördükten sonra Medya üzerine çeşitli kitaplar okudum, Medyayı farklı açılardan incelemiş araştırma yazıları okudum. Medyaya bakışım, gazeteleri inceleyişimde değişmeler başladı. Kişilerin haber kaynaklarına bakışını gözlemledim, haber kaynaklarını değerlendirmesini, haberlerin toplum üzerindeki etkisini gözlemledim.

Şimdi günümüz medyasını ve günümüz insan ilişkilerini ve toplumun genel yapısını düşünerek aşağıdaki hikayeyi yazdım -aşağıdaki yazı, hikayenin konusu sayılır-. Hikaye yazarak başlamanın daha iyi olaçağını düşündüm.
Hikayenin konusu şöyle;
Gazetenin, televizyonun, internetin, radyonun ve benzeri iletişim araçlarının olmadığını düşünün ve 500 kişiden oluşan bir topluluk olduğunu düşünün ve bu topluluk diğer topluluklarla neredeyse hiç iletişime girmediğini düşünün, bu toplulukta insanlar ihtiyaçlarını karşılamak için tarlada çalışmakta, normal ibadet edeçekleri yerleri var, toplanma, eğlenme yerleri var diyelim, bu kişilerin bir birinden haberdarlar. Bu toplulukta sözlü olarak bir biri hakkında bilgi edinmekteler. Herşey sıradan giderken birgün bu köye dışarıdan bir kişi geliyor, bu kişi çok güzel genç bekar bir kız, nerden geldiği belli değil -bir belirsizlik var- ve bu kız bu topluluğun kaldığı yerde kalmak istiyor – neden kalmak istiyor belirsiz- bu kız nerede kalaçak -bu olayın çözülmesi gerek- sonra bu kızın bu toplulukta bir yer edinmesi için sosyal roller içine girmesi gerek. Bu kızın geçmişi hakkında belirsizlik olduğu için -insanlar belirsizlik durumlarından hoşlanmadıkları için hemen bir tanım vermeye gidebiliyorlar- ve kendisini hiç tanımadıklarından bu kız hakkında kulaktan kulağa haberler yayılmaya başlıyor. Köyün diğer bekar kızlarıda bu kızı kıskanıyor. Bu kız bu toplumun davranışlarına giyimiyle ve davranışlarıyla hiç uyum sağlamıyor -onun yetiştiği topluluğun giyimine ve davranışlarına uyum sağlamıştı- ahlakçılar var bu toplumda da. Işte bu kız bir olay ve bu olay karşısında bu topluluk nasıl tavır alaçak, nasıl bu kız hakkında bilgi sahibi olacak, bu toplum yoğun olarak çalışan bir toplum, kız hakkında bilgi sahibi olmak için ayrı bir zaman ayıramayaçak kadar meşgüller işleriyle, köylüler kendi yerlerine bu işi yapaçak dört kişi seçiyorlar -seçtikleri kişilerden biri köyün bekar kızlarından, biri ahlakçılardan, biri köyün genç delikanlısı, biride köyün fakir ve diğer toplulukları merak ettiği için gezmiş biri-. Bu kişiler çeşitli kaynaklardan bilgi topluyorlar, kızla iletişime giriyorlar, kızın geldiği yeri araştırıyorlar, kızın geçmişine ulaşmaya çalışıyorlar, hepside hemen hemen aynı bilgilere ulaşıyorlar.
Şimdi bu toplumda yaşayan kişilerin tutumlarından bahsedeyim. Beş sınıfa ayırabiliriz buradaki kişilerin tutumlarını.
Bazı kişiler aynı ailede yaşayan kişilerin duygularından, isteklerinden bile habersiz şekilde yaşayıp gitmektedirler, hemen hemen herşeye karşı duyarsızdırlar.
Başka bir tutum ise ailesindekilerin dugularından, isteklerinden, sorunlarından bir nebze haberdardır, ama duyamazlıktan, görmemezlikten gelirler - görmek duymak onları bazı konularda rahatsız edeçektir, o yüzden duymazlar görmezler-.
Bazı kişilerin tutumları ise ailesinde, çevresinde olan olaylara karşı tepki vermekte hep tereddütlüdürler, bunların kaygı ve korkuları vardır.
Bir takım kişilerin tutumları ise herşeyin farkında olup, her gerektiğinde de tepkisini ortaya koyabilen, sağırlığı, dilsizliği, görmemezliği seçmemişlerdir, olaylara karşı tutumları nettir, korkuları ve kaygıları çok azdır, bu kişiler toplumu için çalışmayı seçmişlerdir, seçerken ise birşeyleri değiştirmek istemektedirler.
Bazı kişilerin tutumları ise -çok çok azınlıkta bir grubun- ailesinde, çevresinde, toplumunda yaşanan olayların farkında, herşeye rağmen doğru bilginin peşinde, mücadele etme yöntemlerini biliyorlar, bir önceki saydığım kişilerle buraya kadar benzer, ama bu gruptaki kişiler hiç birşeyin değişmeyeçeğini bildiği halde, mücadelesini vermekteler, bunlar insanlardan birşey peklememekte, hayal kırıklıkları gibi şeyler yaşamamakta, insanlığı iyi tanımakta.
Olay hakkında araştırmaları tamamlayan ve hemen hemen aynı sonuclara ulaşan dört kişi, elde ettiği bilgileri köyün meydan gibi bir yerinde açıklamaya başlıyorlar. Bekar kız edindiği bilgileri kendi süzgeçinden geçirerek anlatıyor, köye yeni gelen kızı kendine rakip gördüğü için kızı köyden gitmesi gerektiği şeklinde konuşuyor. Ahlakçılarda kızın bulundukları toplumda ahlakın bozulaçağı düşüncesi ile kızın köyden gitmesini istiyorlar. Genç delikanlı ise kızın köyde kalması için bir konuşma yapıyor, genç erkek kızla pazarlık yapmış, cinsel yönden bir beklentisi var genç erkeğin. Fakir delikanlı ve merak için diğer yerleri gezen kişi ise kızın ona maddi yönden ve onun merakını gidereçek şekilde gezmesi için olanaklar yaratmayı vaad ettiği için, edindiği bilgileri yorumlarken kızın köyde kalması yönünde olur. Şimdi burada halk nasıl karar verecek, iki kişi gitsin dedi, iki kişi kalsın dedi, halktan bazı kişiler bu olayı umursamayaçaktır, bir çoğu ise daha önce duygusal bir bağ ile bağlı oldukları kişinin görüşünü benimseyeçektir, veya daha önce deneyimlerinden etkilenerek karar vereçektir, bazısı ise kalmasında veya gitmesinde grup içinde kendi konumuna bir fayda sağlayaçaksa kalması gerekiyor, faydası yok ise gitsin yönünde karar vereçektir. Küçük bir grup ise kendi toplum içindeki çıkarını, kendi duygusal bağını düşünmeden, değer görme, yalnız kalma gibi şeyleri düşünmeden inandığı doğru değer için, olayı sorgulayaçak, araştıraçak ve kendi vardığı kararda ikna olduktan sonra topluma anlatmaya çalışaçaktır, bu küçük gruptaki kişilerden bir grup birşeyleri değiştirmeye odaklanaçaktır ve değişmediğini gördüğünde mücadeleden vazgeçecektir, bu grubun içindeki diğer küçük grup ise değiştirmeye çalışmadan inandığı doğruları söylemeye devam edeçektir.

Bu hikayenin konusu bu, burada olanları günümüz için düşünelim.

Medyanın benim kafamdaki tanımı şöyle;
Insanların bir birinden haberdar olma, insanların beklentilerini ve isteklerini iktidarlara veya bir birine iletme araçı. Ortak sorunlar hakkında mücadele etme yollarını gösterme araçı, Toplumu istenilen değerleri öğretme araçı, bireyleri toplumsallaştırma, eğitme araçı olarak medya kullanılmaktadır.
Medyanın günümüzdeki yapısından, bulunduğu durumdan bahsedeyim.
Türk toplumunda Medya çok kullanılmaktadır, bir çok olaydan haberdar olduğumuz yer televizyonlardır, gazetelerdir, internettir. Televizyonun başında çok zaman geçiririz. Yüzde 40 ımızda internet kullanmaya başlamıştır, az bir kişide gazete okumaktadır.
Türkiye de medya büyük sermaye sahiplerinin dir, (Bursa da ki büyük gazeteler ve haber kanalları iki üç Bursalı iş adamının elindedir). Devlet televizyonları ise hükümetin televizyonudur.
Ulusal çapta ve yerel çapta yayın yapan özel medya kurluşlarının bir çoğu, özellikle yerel çapta olanlar, belli bir süreliğine bir idolojinin sesini duyurmak için kurulurlar. Televizyonlarda ve gazetelerde çalışanlar, yazarlar, müdürler, tamamıyla sermayeyi koyan kişiye bağımlı olarak çalışmaktadır. (Yazarlar ne kadar tarafsızdır. Mesela, yaxarlar sermaye sahibinin yanında çalıştırdığı işçilerin işçi haklarını öğrenmeleri için, devamlı bu konu hakkında yazı yazabilirmi veya sermaye sahibinin yapmış olduğu dolandırıcılık ile ilgili yazılar yazabilir mi, Şu örnekteki gibi bir durum yok mu sizce, diyelim iki takım futbol maçı yapıyor ve bu iki takımı yöneten hakemin parasını ise futbolcular ödüyor, bu hakem ne kadar bağımsız karar verebilir sizce). ve yerel gazetelerde çalışan kişilerin çoğu habercilik, gazetecilik alanında eğitim görmemiş kişilerdir. Bu durumları düşünmek gerek. Medyaya daha özgür çalışabileçeği ortamlar yaratmak için çalışmak gerek. (Muhasebe-Mali müşevirlerik mesleğinde de kayıt dışı engellenmeden mesleki bağımsızlıktan söz edilmesi ve mesleğin kalitesinin artmasından söz edilmesi zor olduğu gibi). Facebook, Twitter gibi sosyal ağalar ise bilgi palaşımında anlık mesajlar verilebiliyor ama buradaki kullanıcıların burada paylaşılanları doğrulaması zor olmakta ve belli yönlendirmelere çok açık haldedir. -Buraları kullanan kişilerin buradaki palaşımları çok dikkatli bir şekilde sorgulama, karşılaştırma yapıp okumaları gerek-.


Haberlerin veriliş şekillerine baktığım da şunu görüyorum, kısa kısa bir çok olaya yer verilmekte, bu olayların çözümünde kişiler nasıl yer almalı gibi bir bilinçlendirme uyandırılmamakta -Bu duruma aslında habersizlik deniyor-.
Kişilerin özel hayatları yıpratıcı şekilde yansıtılmakta (Kişiler kendi iç dünyalarında dalgalı bir haldedir, bu dalgalanmaları sorgulamakta, düşünmekte, hatalarını düzeltmeleri için zaman tanımaktalar kendilerine, ama bu yaşanan hatalar hemen göz önüne sürülürse, kişilerin yaptıkları hataları düzeltmeleri daha zor olur, bu onlara yardımcı olmaz).
Şiddet olayları çok verilmekte, mesela trafik kazaları hergün verilmekte, trafik kazasında şu kadar kişi öldü, arabanın yuvarlandığı yer gösteriliyor, yaralı gösteriliyor, ama şu verilmiyor, bu trafik kazaları neden olmakta, trafik kazalarının önlenmesi için Türkiye çabında nasıl çalışmalar yapılmakta olduğu, varsa bu önleme çalışmalarında nasıl yer alınması gerektiği, yoksa önlemek için fikir yürütenlerin fikirlerine yer vermiyorlar.
Mesela Türkiyenin bir bölgesinde ciddi bir deprem olsun, deprem ile ilgili haberler yapılmakta, deprem uzmanlarına çeşitli iletişim araçlarında söz hakkı verilmekte ama depremin yaraları sarıldığında, deprem ile ilgili haber yapılmamakta, halkın deprem konusundaki bilinçi diri tutulmak için haberler yapılmamakta. Deprem önleme çalışmaları hangi aşamada olduğu ile ilgili haberler yapılmamakta -Haberlerin yapılması bu çalışmalar üzerinde, halk denetimi yapılmış olmaktadır-.
Gazeteler ayrılımcılık yaratan olayları, halkın günlük ilgisini çekeçek olayları, sansansyon yarataçak olayları, daha çok satabilmeleri için bu tarz haberleri birinci sayfadan verebilmekte.
Bir televizyon kanalında oynayan bir dizi var, bu dizide oynayan baş karakterin özel hayatında sansasyonel bir gelişme oluyor. Dizinin yayınlandığı kanalın haberlerinde bu olay kanala ve diziye zarar gelmeyeçek şekilde verilmekte, diğer kanallara baktığımda ise her kanal bu dizinin yayınlandığı kanal ile ilişkilerine göre bu haberi vermekte. Bu çok kolaylıkla biriki karşılaştırma sonucu anlaşılabilen bir gözlem.
Geçenlerde sabah saatlerinde haberleri izliyorum, haberde gezi parında yaşananları veriyor, ama bu gezi parkında bu olaylar neden yaşanmış, niçin yaşanmakta, burada ne istenmekte, bunları hiç söylemiyor, yaşanan olayları gerilim, korku niteliğinde bir kaç kare veriyor.
Ortağokul ve lise yıllarını gençler günde 4 saatlerini televizyon başında geçirmekte veya internet başında. Emekli olmuş bir çok kişi de hayatlarını televizyon başında geçirmekte.
Dernekler, vakıflar, Meslek odalarında ve buna benzer diğer sosyal ortamlarda pek birlikte olunmamakta. Bizde genelde Yaşlılar camilerde birlikte olmakta, gençler avm lerde gürültülü ortamlarda, sosyal ağlarda birlikte olarak bir biriyle haberleşmekte, ev kadınları evlerde bir birbiriyle buluşmakta.

Medyayı takip eden halkın genel tutumundan bahsedeyim, ve nasıl takip edilmesi gerektiğini yazmaya çalışayım.
Türk toplumunda genelde, babanın veya büyüklerin yaptığı hareketlerin pek sorgulanmasına izin verilmemekte, bulundukları çevrenin dışında çıktıklarında gençleri kötü şeylerin beklediği şeklinde bir algı yaratılmakta, ailelerin çocuklarına karşı tutumları baskıcı, ilgisiz, aşırı ilgili olmakta ama pek az aile demokratik bir aile olabilmekte.
Okuma yazma oranları Türkiye genelinde pek iyi değil – kadınlarda okuma yazma oranı daha düşük- gizli okuma yazma bilmeyenlerde var -okuma yazma öğrenmiş ama çok kullanmadığından neredeyse unutma aşamasına gelmiş- okumak insana yük getirir -ben tarafsız, bağımsız olmayan, kafası özgür olmayan, bilimsel bilgi alış yöntemlerini bilmeyen birinin okuması bence kişiye zarar vermekte). Yazmak kendini ifade etme biçimidir, -yazmak için yazanların olduğunu biliyorum, alıntılar yaparak yazan, kendi düşüncesi olmadığı halde, kendini farklı göstermek için yazan kişiler var, bu kişiler yazarak kendi gerçeklerinden biraz daha uzaklaşırlar-. Okuma ve yazmayı doğru düzgün yapan bir nesil hayal ediyorum (Daha fazla açıklama için, Bilgi üzerine yazıma bakılabilir)-, ki bu nesil medyanın denetimini yapsın. Ama ilk iş ailede başlamalı, sonra okullarda ve sonra iş yaşamında devam ettirilmeli, böyle olmadığı sürece medya bizi istediği yöne yönlendirir.
Benim çevremden bazı örnekler vereyim, okuma yazma bilmeyen bir yakınım, haberleri dinler iken, haberlerde olan olayın bütününü anlamıyor, daha önce tecrüpe ettiği hayat görüşü ile ilgili veya bildiği mekanlar ile ilgili bir kelime geçerse o kısmı anlıyor. Okuma yazma bilen yakınlarımda ise şunu görüyorum: Medyanın verdiği bir habere hiç kuşku ile yaklaşmıyor, hemen doğru gibi algılıyor, birincil ikincil kaynak araştırmasına girmiyor, haberi farklı kaynaklardan izleyip karşılaştırmaya gitmiyor, haberdeki bilgi ve yorum kısımlarını ayırt edemiyor, tartışma programlarına pek ilgili olmuyor. Hayat görüşlerine yatkın oldukları gazeteleri ve televizyonları seyretmekte -Hangisi objektif haber verir, objektif haber verecek kanal arayışı içinde değiller pek-. Daha çok kendi yaşanmışlıkları ile, hayalleri ile bağlantı kurdukları dizileri seyrediyorlar, toplumsal olaylara karşı pek ilgili değiller -bana dokunmayan yılan bin yaşasın görüşüne yatkınlar- Bu okuma yazma bilen kişilerin içinde Üniversite bitirmiş kişilerde var.
Şunu gözlemliyorum, bir grupta beş altı kişi sohpet ediyor, bu sohpet edenlerden biri mahallede olan bir olayı anlatıyor, mahallede olan olayı anlatan kişi, bu grupca güçlü görülen bir kişi ise bu kişinin dediğini hiç sorgulamıyorlar, mahalledeki olayı anlatan kişinin bu olayı nerden öğrendi, nasıl öğrendi, kendi yorumuna nerede başladı, niye bize bunu anlatıyor, olayı anlatan kişi ile olay arasında nasıl bir bağlantı olup olmadığı gibi sorular, pek bu anlatana sorulmuyor, anlatan kişi ve onu dinleyenler arasında konu hakkında bir uyuşmazlık olduğunda anlatan kişiye duygusal yakınlık gösterenler daha çok bu kişinin tarafını tutmakta. Olayın doğruluğundan çok olayın bize nasıl bir yararı olur veya bize nasıl bir zararı olur üzerinde düşünüyorlar genelde. Ben sorular sormaya başladığımda ise rahatsız oluyorlar. Bu sorgulamaları buralarda başardığımızda -buralardan başlanmalı- Medya daha farklı olaçaktır. Sorgulayacak kişilerin çoğunlukta olması, medyanın kontrolünü sağlayacaktır.

Medya konusunda yapılanlara ve yapılaçaklara değinmek istiyorum.
Medya kesinlikle sermaye sahipleri ile ilişkisini kesmeli. Medya hükümetlerin denetimi altına girmemeli. Tüm Medya organlarınca kabul görmüş, Medyayı denetleme ve ceza yaptırımına sahip bir üst kurum kurulmalı. Kesinlikle ve kesinlikle kişiler medya yı okumasını bilecek.
Şimdi bunları açmam gerek, medya hükümetlerin kontrolünde olmadığında, özel sektöre bırakılaçaktır, özel sektörü kontrol etmeye kalktığında da yine yeni inançlarına ve tarafına göre yayınlara izin vereçek, kendi inançına ve tarafına ters olanlara izin vermeyecektir. Kamuda adam kayırmayı, torpilciliği, politikacıların kamuyu çıkar araçı olarak kullanılmasını engellemek için, kamu malları, işyerleri özelleştirilmekte ki iyi bir yönetim sağlanabilsin diye. Özel sektöre aktarılmakta kamunun işleri. Özel sektörü denetlem ve gerekli düzenlemeleri yapmak için, devlet işe karıştığında da, adam kayırmalar olmakta, özel sektör sahipleri bu düzenlemeleri yapan kurumların başına gelmek için çalışmakta, buralara adamlarını yerleştirmek için çalışmakta olduğunu okumaktayım, sohpetlerde duymaktayım.
Medya üzerine şöyle bir yapılanmadan bahsedeçeğim, bu yapılanma diğer iş alanları içinde uygulanabilir.
Hayalimizde bir gazete kuralım şimdi bu gazeteyi bir organizasyon olarak düşünelim, bu organizasyonun bir arada olmasını sağlayan elemanlar olmalı bu organizasyonu bir araya getiren elemanlar şunlardır; yazarlar, editörler, sermaye sahipleri, kameramanlar, spikerler, sunucular, personel işleri, temizlikciler, güvenlikciler, yayın dağıtıcılar... dır. Bu organizasyonun hiç bir parçası diğerinden önemli olmamalı, fakat bazı organları daha fazla yük yüklenicisi olur, bazıları küçük bağlantı elemanları gibi olabilir. Bu organizasyonun devamlı işler halde tutmak için ve iyi hizmet vermek için nasıl bir yapılanma içine girmesi gerektiğini düşünelim derim. Bunu en ince ayrıntısına kadar açalım derim, benim bilgim bunu en ince ayrıntısına inecek kadar yeterli değildir -Ben medya yı dışardan takip eden, medyanın bire bir içinde değilim, medyanın içinde olan kişilerin kitaplarını okumuş biriyim. Ben şuna inanan biriyim, işin içinde olanlar en iyi çözümleri üretebilirler, en iyi şekilde sorunları tespit edebilirler ve en iyi çözümleri üretebilirler diye düşünüyorum-.
Mesela sermaye sahipleri bu işletmenin yüzde 30 hissesine sahip olsun. Yazarlar yüzde 35 hisseye sahip olsun. Editörler yüzde 5. Yayın dağıtıcılar yüzde 5. Kameramanlar, sunucular, spikerler yüzde 5 hisseye. Güvenlikciler, temizlikciler, personel işleri yüzde 5. Yüzde 15 de halka açılsın.

NOT:
Ben bir devleti oluşturan unsurları ve bu unsurların ayrıntılarını incelemeye kalkıştım 2005 yıllarında. Üç ana başlık altında toparladım bu incelememi; Güvenlik, Yurtaşlık, Sosyal diye. Güvenliği şöyle açtım, Adalet, eştlik, İnsan hakları, Basın Yayın, Eğitim Öğretim, İktisati ve Anayasal güvenlik, Savunma. Sosyali ise şöyle açtım, -Aile, -Meslek, -Din, inançlar-, Devlet teşkilatı, Örgütlenme, yerel yönetim, denetim, -Ekonomik planlama, Sosyal güvenlik, yaşam kalitesi, refah algısı. -Yoksunluk, yoksulluk, yolsuzluk, yozlaşma. Yurtaşlığı ise şöyle açtım, -Ulus, Vatandaşlık, Millet, milliyetçilik, -Laiklik, egemenlik, -Kültür-. Bir Devlet üzerine düşünmek isteyecek kişilerin, düşünmesi gereken kavramlar. Ben bu açtığım konuların her biri hakkında elimde güzel kaynak kitaplar var, çeşitli makaleler var, ve bu konuların hepsi hakkında bir derleme yapmışımdır, bu derlemeyi yaparken bilimsel araştırma yönetmleri ile ilgili kitapları okuyarak, hangi yöntemler izleniri öğrenerek takip etmeye çalıştım sayılır. Tabi bu incelemelerim devam etmekte, anlamaya çalışmaktayım.
Ve bu konular hakkında kendi yazılarımı yazmaya başladım yaklaşık iki yıldan beri. Basın üzerine yazacağım bu yazıya da bu noktadan bakılmalı.


Tabi bu yukarıda yaptığım sınıflandırma ve ayrıntıları bir kerede oluşmadı, hep bir konunun ayrıntısına inmeye çalıştım, hep sorular sordum, hep bağlantılar kurmaya çalıştım, hiç bir kavramı üstün körü geçmeye çalışmadım. Mesela Kültür nedir dedim, gittim kültür ile ilgili bir çok kitap aldım, Kültür kavramına bakarken Antrapoloji bilimi ile tanıştım, Antrapoloji biliminin genelini anlamaya çalıştım nedir ne deyildiri, sonra Antrapoloji biliminin kültür üzerine yazılarını okudum, sonra Sosyal psikoloji ile tanıştım sosyal psikoloji kitapları aldım okudum, sosyal psikolojinin kültüre bakışını okudum...

10 Nisan 2013 Çarşamba

TEPKİLERİMİZ...


Çevremdeki olan olaylara karşı nasıl tepkiler veriyorum, çevremdeki olayları ne kadar anlıyorumda ne kadar tepki veriyorum, olaylara tepki şekillerim nasıl, insanların olaylara tepki verme şekilleri nasıllar diye merak ettim. 

Tepki vermek olağan/var olan durumdan çeşitli nedenlerden dolayı farklı bir duruma geçme isteğidir, tepki vermemekte olağan durumdan hoşnut olmamasına karşı farklı bir durumda karşılaçağı belirsizlikten dolayı tepki vermemeyi seçer (karar vermemeyi tercih eden kişilerde de bu vardır) tepki veren kişi bir şeylerden hoşnutsuzdur demek, genelde insanların şu durumlarda tepki verdiklerini gözlemledim; kaygı/ters giden işler/belirsizliklerin artması/boyun eğmeye katlanamamak/tutarsızlıklar/adaletsiz bir yaşam/hayatın anlamsız hale gelmesi durumunda insanlar tepki verme eyleminde bulunuyor, kendimde ve çevremde gözlemlediğim/okuduğum kadarıyla bu tepkiler çeşitli şekillerde oluyor.

Şimdi benim burada aramaya çalıştığım/çalışaçağım bu hayatta hangi olumlu tepki şeklini vermek gerektiği. Bu soru ile birlikte şunlarıda düşünmek gerekti, nasıl bir hayat anlayışım olmalı bu hayatta, hayatı nasıl anlamalı ve kendimi nasıl tanımlamalıyım. Hayatı algılayışımız/bakış açımız ve geçmiş deneyimlerimiz, hayattan beklentilerimiz, kendimizden beklentilerimiz tepki şekillerini belirliyor, bu sorular çok zor sorular cevaplar aranması uraş gerektiriyor, verilen yanıtlarda tatmin edici olup olmadığını anlamak zor oluyor.

Hayatı nasıl anlamalıyımdan başlayayım, veya ne kadarını anlayabiliyorum, yaşadığım tecrüberlerden çıkarımlar yapmaya çalışayım, bu çıkarımlar sonucunda da bazı genellemelere varmaya çalışayım.

Kendimizi, insanları ve hayatı gördüklerimiz kadarıyla mı bilebiliyoruz, tecrübe ettiğimiz deneyimlerimiz kadarıylamı hayatı, insanları algılıyoruz. Yoksa bazı kişilerin dedikleri gibi sezgilerimizlemi olayları anlayabiliyoruz, ben kendimde böyle birşey görmüyorum, sezgiler daha önce tecrübelerimiz sonucu yaptığımız keskin çıkarımlar gibi, bazıları ise kalb, gönül gibi şeylerle olayları algılayabiliriz diyorlar. Bilginin sınırını çizmekte nasıl bir kriter alaçağız. Doğru bilginin kaynağı varmıdır yokmuduru bilmiyorum, doğru bilginin kaynağını bir çok kişi farklı kriterlere göre değerlendirme yaparak açıklıyor da, bazıları tutarlılık diyor, bazıları yararlı olmayı diyor, bu sorular cevapsız dururken. Hayatı nasıl anlamalıyım ve ne kadar anlamalıyımmın cevapı yok bende.

Bilgiyi algılamak ile ilgili bir örnek vereyim.
Birlikte yaşadığım bir nenem var 76 yaşında, nenem in mesleği tarla işleri, tarla işlerinde iyidir, takdir ederim. Televizyon nenem orta yaşta iken yeni çıkmış, 1 senden biraz fazla okula gitmiş, okuma yazması yok, heceleyerek biraz okuyor gibi ama bazen bazı harfleri bilemiyor. 3 çocuğunu neredeyse tek başına büyütmüş evlendirmiş. Nenenem televizyonda dizilere çok bakıyor, haberlerede bakıyor, şuan akıl sağlığı ve fiziki sağlığı çok yerinde. Nenem televizyon dizilerinde olanları gerçek sanıyor, haber spikerinin söylediği sözün sadece kendisinde daha önce olan bilgi kısmını alıyor, haberin bütününü anlamıyor, Türkiye dışında olan ülkelerdeki olaylarıda Türkiyede veya Bulgaristanda olmuş gibi algılıyor (Bulgaristanda ve Türkiyede yaşadı sadece, Dünya da başka yerleri bilmiyor, çoğrafya gibi dersleri hiç görmedi, Odasının duvarında iki metreye yakın Dünya haritası astım ama baktığında nasıl birşey algılıyor kestiremiyorum). Burada sormak istediğim soru şu bir bilgiyi nasıl algılıyorum/algılıyoruz, nenemde olduğu gibi benimde böyle algıladığım olaylar neler açaba (ilk doğduğumda bir maarada yaşasaydım ve uzun süre bana o marada sadece hayvanlar gösterilseydi , ve beni dışarı çıkarsalardı sonradan açaba ben insanları gördüğümde nasıl algılardım).
Vicdan kişilere toplum tarafından öğretilen bir duygumu yoksa kişide doğduğunda var olan sabit bir şeymi, diyelimki bir toplumda sakatları istismar etmek normal karşılansın ve yeni doğan bir çocuğa da bu böyle öğretilsin ve bu toplumda büyütülmüş olsun bu çocuk, bu çocuk ta büyüdüğünde herkezin önünde sakat birisini istismar etsin, istismar edenin vicdanı sızlarmı açaba, veya bu toplum bu kişiye vicdansız dermi açaba.

Benim burada anlatmaya çalıştığım neye tepki vereçeğimiz bize öğretilen değerlermi yoksa, insanın doğasında var olan birşeylere gelememesimi, ve nasıl yaşamalı insan sorularına cevap aramalı insan, insanın doğası nedir, veya doğası varmı dır, ondan sonra bir tepki koyma işine girişmeli, girişebilir.
Şöyle bir örnek vererek, neye, nasıl yaşamalı insan, insanın doğası varmı yokmu üzerinde düşünelim.
Bir köle köle olarak ne kadar kalabilir veya bu köleliği nasıl kabul edebiliyor, neden bu köleliğe başkaldırmıyor.Benim köleden anladığım şu; birisinin yanında bağımlı çalışan değil, insan onuruna yaraşmayaçak şekilde yaşamaktır kölelik, kölelik birisine bağımlı olarak yaşamamak durumu var iken dugulardan dolayı bağımlı olarak yaşamak demektir, boyun eğen kişi köledir, haksızlıklık karşısında sesini çıkarmayan kişi köledir. -Bu tanımdaki kölenin durumu insanın durumuna ters mi ki- Köle bu dururumlar kaşısında neden sesini çıkarmıyor, bu duruma nasıl katlanıyor açaba, bazı nedenlerden dolayı katlandığını düşünüyorum; köleliği meşru gösteren bazı örf ve adetlerin var olması, küçük çıkarlar uğruna bu durumunu korumaya çalışıyor olabilir, kölelikten faklı bir durum da bilmeyebilir, köle başkaldırdığında efendileri tarafından sürgüne gönderilebilir korkusu vardır, yalnız kalmaktan korkar, veya köle de kölelerin içinde kendi durumunu üstün göstereçek şeylerin peşinde koşar, veya köle olduğunun farkında değildir, ama benim burada asıl açıklamak istediğim bir insan gerçekten bunlara ne zaman katlanamaz hale gelir, ne zaman canına tak eder, her şeyi göze almaya karar verir, ne zaman bu duruma başkaldırır -her başkaldırı olumlu tepki şeklinde başkaldırı olmaz- Başlarda insan bulunduğu durumdan hoşnut olmamaya başlar, hoşnut olmamak kilit nokta, ne zaman hoşnut olmam.

Evreni tanımlamaya çalışan o kadar çok teori ortaya atılmış ki bazı teorilerin gerçekliği o kadar çok kişi tarafından kabul görmüş ki, ama bu çok kabul gören teoriler bile şuan günümüzde bir anlam ifade etmiyor, bir kesinlik yok, hayatta neye inanacağını şaşırıyor insan, - tabi herşeyi kesinlikle açıklamış ve yanlışlama ihtimali bile olmayan hayat görüşleri var günümüzde bunlarda birçok toplum tarafından kabul görüyor-

insanı da tanımalamaya çalışan o kadar çok teori varki. Hiç birinde bir kesinlik yok.
Tüm bu anlam arayışlarına karşılık şöyle bir durumda var. İnsan yerdeki bir taş gibi değildir, yerdeki taşın hareketleri kesindir, doğası ve özellikleri kesindir, taş tutarlıdır, diğer bütün nesnelerde olduğu gibi, ama insan öyle değil, ben kendimi bir dönem bir taş gibi sınırlandırmaya kalktım her hareketimi kontrol etmek istedim, karar verme süreçlerimi çok inceledim, nasıl karar veririmi, ama ben birçok olayda 180 derece döndüm, -bu değişim işini çevremden etkilenerek deyil daha çok düşünceyle birlikte gelen eylemlerimin sonucu yaptım- Ben çok tanım arıyorum her şeye, ama hayatta tüm saçmalıyla kendini hissettiriyor bana, neden mi bi bakıyorum benim değer verdiğim şey bir anda benim dışımda gelişen olaylar sonucu yok olmuş gitmiş, ve bir anda ölebilirim de, ne bileyim bir anda istemediğim bir olayla karşılaşabiliyorum ve hayatım çok farklı şekil alabiliyor, hiç beklenmedik bir hastalık başımıza gelebiliyor veya hiç beklenmedik bir şekilde kendimizi hapiste veya bir salgının içinde bulabiliyoruz. Bir tarafta benim hayatı anlama, kendimi anlama gibi bir çabamın yanında bir de hayatın bu gerçekleri var, bunlar arasında bazen bunalıp kalıyorum.

Tüm bu durumlara rağmen, anlamsızlığa rağmen, bunca anlam arayışındaki zorluklara rağmen insanların tepki verme şekillerini yazmaya ve açmaya çalışayım. Niçin tepki veriyoruz, -Nitzsche topluma başkaldırmıştı- Bireysel tepkiler ve toplumsal tepkiler diye ikiye ayırayım. Ve yine tüm zorluklara rağmen olumlu tepki şeklini yazmaya çalışayım.
Mesela,
İntihar etmek olaylara karşı verilen bir tepkidir, intihar bir tepki şeklidir. İntihar teşebüsünde bulunan bir kişi, hayatı anlamsız bulur, hayatta onu var eden değerleri yitirdiğini düşünür, değersizlik duygusunu çok kötü yaşar, kendine hayatta tutunacak bir şeyin olmadığını söyler, isteği ve amaçı kalmadığını söyler. İntihar eden bazı kişiler de birilerine birşey göstermek, anlatmak ister. Baskı ve eziyet yüzünden intihar edeni görmedim -belki vardır- Kişi intihar ederek, onun için anlamsız olan hayata bir son verir, bu anlamsızlıklar artık ona bir etki edememektedir. Belki intihar ederek birilerine birşey anlatmak istiyordu, birilerine birşey anlatma, gösterme işinde olan kişide birilerine birşey anlatmış olabilir. Niçin intihar etmemeli, intihar etmemeyi haklı gösterecek nedenler nelerdir, dini bir inança sahip olan bir kişi -dinler intiharı kötü görür- intiharı inançı yüzünden seçmeyebilir, ama bir dini inanca sahip olmayan kişi bu durumlar karşısında neden intiharı seçmemeli, yaşam hakkı kişiye ait ise, ister yaşar, ister yaşamaz, hayat tüm anlamsızlığına ramen yaşanmalı demek çok sığı bir söz olur, her şeye ramen bu tepki şeklini seçmemek niye, ben intiharı seçmem çünkü ben hayatı anlamsız bulduğumda bile bu anlamsızlığı sorgulayan biriyim, hayatın her durumunu merak ediyorum, kendimi değersiz gördüğümde bu değersiz görme durumlarını sorguluyorum, isteklerim ve amaçlarım hiç bitmiyor belki genç biri olduğumdan böyleyim, ama bir uraş edinmek insana iyi geliyor, mesela örgü örmek ve birilerine hediye etmek, mesela bağ bahçede dikim yapmak.

Hayatın belirsizliğine, zorluğuna, adaletsizliğine karşı insanlar katı bir şekilde bir dini mezhebe bağlanarak hayat karşısındaki tutumunu belli ederler, kötü bir olay olduğunda ve bu olan olayın neden olduğunu anlayamadığında hemen kadere bağlar. Adaletsiz bir durum gördüğünde bu durum karşısında birşey yapamadığında hemen söyle bir şey der öbür dünyada hesaplaşaçağız. İnsalar çok zorlandıklarında, sıkıntıları çok arttığında bir çok insan bunda da bir hayır vardır diyerek kendisini rahatlatır, bazıları hacı hocaya giderek mıska yaptırır, türbelere gider dileklerde bulunur, fala baktırır.

Hayatın zorluklarına karşı aldırış etmemek, başı boş vurdum duymaz şeklinde, her olaya hemen atlayarak sadece içindeki sıkıntıyı atmak için verilen isyan şekli de bir tepkidir. Hayata tamamen duyarsız, görmez, duymaz ilgisiz, bana ne lazımcılıkta hayata bir tepkidir.

Bir de içimizde kendi kendimize karşı verdiğimiz tepkiler vardır, kişiler hayatta karşılaştıkları olumsuzluklar sonucunda bazı tepki verme şekilleri geliştiriler; bir olaya karşı başarısız olduğumuzda içimize kapanırız, kendimizi haklı göstereçek bahaneler üretiriz içimizde, insanlardan uzaklaşırız. Bazı kişilerde kendilerini güçlü göstereçek şeklde davranmaya zorlar kendini, herkeze sert görünmeye çalışır, atar tutar sözlerinde, kimseyi yaklaştırmaz nerdeyse yanına bu da bir tepki şeklidir, daha bunun gibi bir çok tepki şekli geliştiririz içimizde.

Yazının bundan sonrasında insanların toplumsal olaylara tepki verme şekillerini ortaya koymaya çalışaçağım, yakınımdan bir örnek ile başlayayım.
Benim anne ve babam bulgaristandan göç ettiler ilk yıllarda Türkiyeye geldiklerde yemek bulmak bile bir sorun olmuş. babam 3 sene 16 saat işte çalışmış annem ise sağlığına cok aykırı bir yerde 15 yil çalışmış, annem ve babamin bulgaristanda evleri ve duzgun isleri vardi, arkadaslari vardi, bsbam Türkiye geleyimde sabah aksam calisirim demiş, Bulgaristanda son yıllarda bazì kisiler tarafindan insani degerlere kisitlamalar getirilmisti babam bu duruma katlanamayarak Türkiyede her kosulda yasamayi secti, annemin ilk zamanlarda ilac alamayacak parasi oldu, Bulgaristanda tatile giden anne ve babam Türkiyede kahfeye çay içmeye gidemediler. Bazı kişiler tarafından Türkiyedeki bu durumumuz kötü algılandı, zor bir hayat olarak algılandı, ama hiçte öyle değildu babam hiç bir zaman Bulgatistana dönmeyi düşünmedi ve halinden çok memnun, çünkü babam Bulgarista adaletsizliğe, başıeğik gezmeye gelemedi buna olumlu bir tepki koyarak Vatanını değiştirdi. -Ben hiç bir nedenle bir insanın öldürülmemesi gerektiğini düşünüyorum, silahlı savaşlara karşıyım, insana her şartta yaşama şansı verilmeli, insan hata yapan bir varlıktır, acizdir biraz insan-
Babam şunun farkina varamadı ve bir çok kişinin olaylar karsisindaki tutumu gibi davrandi. Bir tehlike belirmeye başladığında halkın çoğunun birseyden haberi olmaz, olmamasının nedenleri ise ya cok cahil olmalarından, yada kendisiyle urasmaktan başka birseyi görmez olmasından (devamlı canı sıkılır, her gun kendi kafasını dinlememek icin kendine topluluk arasinda gürültülü, başi boş seyler bulur).
Bazilari ise tehlikenin farkina bir nepze varır ama bazende varmaz, onu daha çok günlük uraşlar ilgilendirir veya tam tehlikenin farkında değildir. bazi kişiler ise tehlikenin farkındadır ama nereden başlanir tehlikeye tepki koymaya onu belirleyemez veya bu kisiler bazen tehlikeyi gecici gibi görmeyi tercih ederler -bu verilecek tepkide kacmak icindir- (ben bir ara bunu yaptım ve bu davranışım hic hoşuma gitmedi, bu davranisimdan sonra ve başka nedenlerden dolayida bu konuya kafa yormaya karar verdim).
Bazi kişiler ise tehlikenin farkındadır ve nasıl davranacağınıda bilir, herşeyi değiştirebileçekmis gibi davranır (ben bir zamanlar bunuda yaptım, ben her tepki seklini hayatimin belli aşamalarında yaptım) böyle düşünen insanlar hiç birseyin değismedigini görduklerinde, bu tepki koyma işinden vaz geçerler -bu insanlardan birsey olmaz gibi seyler soylerler- tepki güçleri zayiflar ve kendine bir pay çıkarmayı da düşünebilir.
Birde benim olumlu tepki dediğim ve benim böyle olmaktan hoşlanacağım bir tepki şekli ise tehlikenin varlğı hic gecmeyeceğini bildiğin halde ve hiç kimseye birsey anlatamadış halde bile tehlikenin varligini yok etmeye calismak gerek, tabi bu tepki seklini koyan insan tehlikenin farkindadir, sonuclarini en iyi bilendir. kendisi icin vermektedir mucadeleyi aslinda, hayatıni boyle anlamli hale getirmektedir, bu kisi kendini tanir, kendisi boyuneğmez, adaletsizlige gelemez, hakkini savunur.

Duran Aydoğmuş

26 Aralık 2012 Çarşamba

Din Üzerine


Dini bir inanca neden sahip oluruz, dini inanca sahip olmamız gerekir mi. Dini inanca sahip olmam gerektiğini nereden çıkarıyorum, iyi de din nedir ki, ben dini bir inanca sahip olduğumda, bu inanca bulunduğum aile çevresinde dine verilen anlamlarla aynı anlamları neden verdim -şuan tam anlamıyla aynı anlamı vermiyorum-, ben dünyanın farklı bir bölgesinde doğmuş olsaydım oradaki aile çevresinin vermiş olduğu anlamımı kabul edecektim yoksa şimdi ki aile çevresinin vermiş olduğu anlamı mı verecektim. Dini inanca sahip olanla hiç dini inanca sahip olmayan kişi arasındaki farklar nelerdir. 

Belli bir dini inanca sahip olarak büyütüldüğümüz de, gençlik yaşına geldiğimizde bu edindiğimiz dini inancı sorgulamaktan korkarız, çünkü; bizi biz yapan değerler olmuştur bu inançlarımız, kendimizi bir hiç gibi hissederiz, yerine koyacak birşey bulamamanın boşluğunu yaşarız, bunun nedeni, bu inançla birlikte bir olayı anlamlandırmışıktır, hayatı bu inanca göre anlamlandırmışıktır, hayatı anlamlandıramadığımzsa/anlayamadığımza psikolojik sıkıntılar yaşamaya başlayabiliriz -hayatı anlamlandırma ihtiyacı vardır insanoğlunun-. Bunun yanından şunlardan da kaygılanırız; Yalnız kalmaktan korkarız -yalnız kaldığımızda gerçeklikle bağımızı yitirmekten korkarız, sevilmemekten/değer görmemekten kaygılanırız -insan bir şekilde kendini değerli hissetmek ister, sevilmek ister, temel ihtiyaç gibi bir şeydir neredeyse- o yüzden sorgulamadan kaçınırız, gerçeklerle pek ilgilenmeyiz bu yüzden, yukarıda saydıklarımla ne kadar baş edebilirsek gerçeklerle/gerçek bilgiyle o kadar çok ilgileniriz.

Ben dini bir inanca sahip olmak için dini bir inanca sahip olmadım, dini inancımı sorgulama serbestine kendimi sahip görüyorum -Bu dünyaya bir kere geliyorsam, bir çok sefer de geliyor olsam bile kendimi bir daha ki gelişin olup olmayacağının garantisi olmadığından bu sefer kendimi burada hissettiğimden ötürü, her şeyi sorgulamalıyım, ki sorgulayarak neyin ne olduğunu bulabilirim diye düşünüyorum, akla uydurmaları yapmadan tabiki (sorgulama konusunun ayrıntıları için "Bilgi üzerine" adlı yazıma bakılabilir). 
Ailem de ve aile çevremde bir yaratanın var olduğundan bahsediliyordu, bu yaratanın ne olduğu konusunda ise şöyle şeyler deniyordu, bir güç var kimsenin bilmediği, bu dünyayı ayakta tutan bir güç var. Belli günlerde bu yaratanı anmak için bazı şeler yapıyorlardı -Bulgarlar yumurta boyama gibi şeyler yapıyordu, Türkler ise bazı günlerde çocuklar şeker topluyordu, bunlar bana eğlence geliyordu-. Aile çevresi nadiren, bazı olayları tanımlayamadıklarında veya yapılması pek iyi olmayan şeylerde bunu dinen yasak olduğunu söylüyorlardı. Belli mekanlara belli günlerde giden insanları görüyordum. Bunları duydukça gördükçe bende bunları hiç düşünmeden benim düşüncelerime yerleştirmeye başlamışım, ilkokul beşte bir veya iki gün Kuran kursu düzenleyen bir yerede gitmiştim, burada ne okuduğumu bilmeden benim dilimden olmayan şeyler okudum. Ortaokulda da din dersi vardı -aslında dini anlatan, dini sorgulayan tarafsız bir ders değil, yetişkinlerin gençlere benimsetmek istediği suni mezhebinin görüşleri imiş sonraları öğrendim bu dersin amacını-. Açaba ben küçüklüğümde hiç bunları duymamış olsaydım da bir yaratan olduğunu çıkarabilirmiydim. Yaratanı insanların sıkıntıları mı yarattı –İnsanlar kendi benliğini/canını rahatlatmak için; sıkıntıya düştüğünde, kendini çağresiz hissettiğinde, babalarını kaybettiklerinde babasının yerini dolduraçak birini aramaları (yaratan çoğunlukla erkek olarak düşünülür nedense), haksızlığa uğradığında bu haksızlığı bir yaratıcının başka zamanda bu haksızlığı gidereçeğini düşünmeleri yüzünden mi)- veya ölüm korkusu yüzünden sonsuz bir yaratıcının varlığı düşüncesini insanoğlu kendimi yarattı. Toplum kendi içinde anlaşmaksızın yapılmasını istemediği veya yapılmasını istediği davranışları yaptırmanın yolunu cezalandırma ve ödüllendirme mekanizması kurarak, bu cezalandırma ve ödüllendirme mekanizması bu dünyada var olmayaçak başka bir dünyada var olaçak şekilde kurmuş olabilir, bunun nedeni bu dünyada isteklerini yapamayan, dünya ile başa çıkamayıp, haksızlığı da karşı çıkamayan kişiler kendini teselli etmek için bir başka dünya mı yarattı. Belirsizlikten hoşlanmayan insanoğlu bilemediği/tanımlayamadığı olgular karşısında bir tanım verme ihtiyacı duyarak, bu olguların ve olayların nedenini görünmeyen bir yaratanın varlığını yaratarak olguları tanımlamayamı çalıştı. Herşey her belirsizlik durumunda yaratana bağlanır , kötü şeylerin bir çoğuda yine görünmeyen kötü bir varlığıa bağlanır -şeytan gibi-. Bunun nedeni insanoğlunun çoğu kısa yollardan hemen olayları tanımlamaya çalışmasından mı -hele zorlandığında, istekleri olmadığında bunu daha çok yapar-.

Şuan ki doğa bilimleri doğayı tanımaya ve kontrol altına almaya çalışmakta, ve diğer bilimlerde insanı ve insanlığı tanımaya çalışmakta açıklamaya çalışmakta. Dini inanca sahip kişiler ise insanoğlu her şeyi anlayamaz kavrayamaz diyor, doğayı kontrol edemez insan diyor. Dini inanca sahip kişiler, doğayı kontrol etmeye çalışanlar ile bir müçade içine giriyorlar. Doğayı kontrol etmeyi Tanrının işine karışmak gibi algılıyorlar, herşeyi kontrol eden bir Tanrı tasviri yapanlar neden bundan korkuyor ki Tanrı istese idi bunu da kontrol ederdi, engellerdi. Bir zamanlar Veba salgını olduğunda papazlar insanlara şöyle demişlerdi, bu Veba sizin yoldan çıkmanız yüzünden, başınıza geldi, insanları korkuttular. Şimdi Vebayı doktorlar kontrol altına aldı, bu papazlar şuan yaşamış olsalardı ne hale düşeceklerdi -günümüzde de buna benzer söylemler çok oluyor- işte bilim bu tarz söylemler içinde bulunanları zamanla yalanlıyor, ve bu kişiler bu tarz söylemlerle beslendiklerinden de, kendi çıkarlarını korumak için insanın herşeyi anlayamaz olduğu söylemini yaymaya çalışıyorlar, billim ise herşey anlaşılabilir olduğunu idia ediyor. 

Dünyanın he bir köşesinde dini inanca sahip olan insanların inançlarını okuduğumda -Antrapoloji biliminden yararlandım- ve çevremde gözlemlediğimde, şuna vardım, bunlar arasında hiç bir ortak noktanın olmadığını gördüm, birçok kişi kendi kafasında yarattığı Tanrıya inanıyordu. mesela dünyanın bir köşesindeki topluluğun inandığı inancı ben şuan yaşadığım ülkede savunsam çevremdekiler benim cehenneme gideçeğimi söylerlerdi, ama o inancın sahip olduğu bölgede yaşasaydım öldüğümde iyi bir yere gideçeğimi söylerlerdi. Bilim tüm Yeryüzü ve İnsanlar arasında her tarafta geçerli ortak noktalar bulmaya çalışması yüzünden bana daha tutarlı geliyor, bu tutarlılık aynı zamanda içinde bir yanlışlanabilirliğide kabul ediyor.

Tüm kaygı ve korkularımızdan arındığımızda, hayata mutlu olmasını becerdiğimizde, hayatla, dünyayla mücade etmesini becerdiğimizde, belirsizliklerimizden kurtulduğumuzda, olayları anlamlandırdığımızda da bir Tanrı ihtiyaçı içinde olaçağız mı, yoksa kendimizimi Tanrı yerine koyaçağız. Yoksa bunlardan sonra, Tanrı gerçekten bilinmesi gerektiği şekilde bilebilirmiyiz.

Duran Aydoğmuş.

25 Kasım 2012 Pazar

Sevgi üzerine düşüncelerim.


Sevgi deyince genelde kız erkek arasında yaşanan sevgi anlaşılıyor ama daha çok. Kendini sevmek, doğruları sevmek, hayatı sevmek, yaşamayı sevmek, insanları sevmek, doğayı, hayvanları sevmek için kendime nasıl davranmalıyım ve sevme işi hangi davranışlar ve düşünceler olduğunda olabiliyoru açmaya çalışacağım.

Çeşitli davranışlarımı gözlemledim, insanları gözlemledim, kendi üzerimde ve insanlar üzerindeki gözlemlerimi değerlendirmeye giderken, şöyle bir yol izledim kendim ile ilgili günlükler tuttum, kendi davranışlarımı gözlemledim, yaptığım davranışların altında yatan nedenleri çok düşündüm -kendi davranışlarımı gözlemlerken, kendimi kendime kayırmadım, olumlamalara gitmemeye, akla uydurmaları yapmamaya çalıştım, yaptığım zamanlarda nasıl bir ruh hali içinde olduğuma baktım- çeşitli sorular sordum kendi kendime, sorduğum soruların cevaplarını bulamadığımda, benim sorduğum sorulara cevaplar vermiş kitapları okudum, arkadaşlara sordum.
Ve bazı sonuçlara vardım.

Aşağıda iki durumdan bahsedeceğim ve bu iki durum arasındaki farkı ortaya koyacağım, bu iki durum arasındaki fark sevginin öncülü olacak.
ilk durum; Kendinden olanı sev (bir annenin kendi çocuğu için istediği bir şeyi başka bir çocuk için istememesi, kendi ırkından olanı kollamak), karşılıksız hiç bir şey yapılmaz (hayvanlar kaşılık veremez, gelecek nesiller sana kaşılık veremez, engelli olan insanlar karşılık veremez, psikolojik sorunlar yaşayan kişiler karşılık veremeyebilir. Bazı kişiler şunu der; karşılık beklemeden yapacaksın yapacaklarını; çünkü sana karşılık bulamaz isen üzülmezsin, bu kişinin düşüncesi sırf karşılık bulamadığından korktuğu için böyle düşünür). Ezeceksin ki (sikeçeksin ki) sevileceksin kardeşim diyenler var. Görünüşte iyilik yapmasını çok seven kişiler tanıdım, sırf kendi değerlerini yükseltmek için o ortamda yardımlarının taktir toplaması için ve kendi değerini yükseltmek için yardım edenler var, burada kesinlikle karşı tarafı kendisiyle insan olarak eşit görmez. Sevgi gösterisinde bulunup, karşılığında karşısında ki kişinin özgürlüğünü almak isteyen insanlar gördüm, şöyle ki; üniversiteye öğrenime başlamış bir öğrenci, ve bu öğrenci kalacak yer arayan, maddi durumu iyi olmayan ve kendini güvende hissedecek bir ortam, ona o ortamda yalnız olmadığını hissettirecek kişiler arar, bu ihtiyaçlarına cevap verecek kişiler/kurumlar vardır, bu kişilerden/kurumlardan bazıları bu öğrenciye bu ihtiyaçları verir ama bu yaptıklarının karşılığında kendinde minnet borcu hissettirmesini sağlar ve bu minnet borcu içine giren kişiden isteklerde bulunmazlar ama, minnet borcu hisseden kişi bu kişilerin/kurumların inançlarını benimser.
Bir kişiden sadece kendisini sevmesini isteyen, sadece bir şeyin kendisinin olduğunda, o şeyi seven var. Leyle ile Mecnun şeklinde bağımlı bir şekilde bir birini seven var, bu kişilerde şunu gözlemledim, erkek ve kadın ilişkilerinin kopuk olduğu erkek ve kadının bir birini az tanıdı ortamlarda, yada -bu durumu erkeklerde gözlemledim, kadınlarda tam nasıl olur bilmiyorum- hayatında yolunda gitmeyen bir çok şey vardır kişinin, isteklerini beklentileri gerçekleştirememiştir, kendini yetersiz hissetmektedir, ve bu yetersizliğini , hayatındaki tamamlanmamışlığı karşı cinsin her dediklerine evet diyerek, onun her isteklerine istemeden de olsa onaylar, çünkü burada kişi zaten kendini eksik hissetmekte bir şey yapamadığını düşünmekte -kendine güvenini kaybetmiştir- bu durumda karşı cinsi elde ederek, her ihtiyacını tamamlamak istemektedir. Hiç bir şeyini paylaşmayan, aşırı derecede kıskanç olan kişi var -kıskanç bir insan her şeyin sahibi olmak ister, kıskanç kişi aslında kendini değersiz ve yeteneksiz de görür, ama kendi kendine bile neden kıskandığını açıklayamayan kişiler var.
Hayvanları sevmediğini söyleyen kişiler var, küçücük hayvanlardan korkanlar ve bazı-yılan-hayvanlardan tiksinenler var. Yere sigara izmaritlerini atanlar var... bu gibi düşünceler ve davranışlarda bulunan insanlar tanıdım.
ikinci durum; Seni sevmediği halde sen onu seversin, mesela diyelim bir işverensin, işçiler genelde işverenleri sevmezler, onların onun hakkını yediği düşüncesi vardır kafasında, işveren bu işçilerinin mesleki ilerlemisini korur, onların kendilerinin gelişmesine destek olur, işveren olarak sahip olduğu olanaklara, işçilerinin de sahip olmasına çalışırsa, bu işvereni işçileri sevmese de bu işveren işçilerinin durumunu, anlattığım bu seviyeye getirmek isterse, bu işveren sevmesini biliyor demektir). Karşılık beklemeden seven kişiler vardır; insan ilişkilerinden bir misal vereyim, belli sayıda kişinin alınacağı bir sınav olsun bu sınava hazırlanan sınıfta bulunan kişilerden bir öğrenci derslerini aksatıyor olsun, düzenli not tutamıyor olsun, ama sınavı da kazanmak istiyor olsun, bu sınıfta bulunan kişilerden biri bu kişiye notlarını verdiğinde ve sınava motive etmek için uraşıyorsa, ve bu uraşın sonucunda da bir karşılık beklemiyorsa, ve rakibi olan bir kişiye paylaşımı yapıyorsa, bu paylaşımı yapan kişi sevgi beklediği için bunu yapmıyordur, kendi seviyesine yükseltmek istiyordur, eşit şartları yaratmak istiyordur). Bir tek kendi için değil, çevresinde bulunanlar için değil, tüm insanlar için iyi olduğunu bildiği şeyi isteyen. İstediği, sahip olduğu şeyi sadece kendisi için olmasını istemeyen kişiler tanıdım. Parkta otururken içtiği sigaraları yere atıp, kalkarken içtiği sigara izmaritlerini toplayıp çöpe atan. Hayvanları doğal ortamlarında büyümelerini istediği için, evde bir hayvana bakmak istese de, doğal ortamında, hayvanın yaşamını tamamlaması gerektiği düşündüğü için eve hayvan almayan. Bu paragrafta yazdığım düşüncelere ve davranışlara sahip insanlar tanıdım.

Bu iki durumda olan insanları bir birinden ayıran çok ince bir nokta var, bir insan ilk durumdaki gibi de olabilir, ikinci durumdaki gibi de, bazen ilk durumdaki gibi bazen ikinci durumdaki gibi. İnsan kendi ihtiyaçlarını karşılayabildiğinde, kendini yetkin olarak gördüğünde, bir işe yarıyor olarak gördüğünde, ve kendi kararlarını hiç bir baskı olmadan verebildiğin de, verdiği kararların arkasında durabiliyor olduğunu gördüğünde, kendi doğasına aykırı bi şekilde kendini engellemelere maruz bırakmadan hayatını devam ettire bildiğinde. Kendini değersiz hissetmiyorsa - bir insan kendini değersiz hissettin de, kendini olmadığı gibi göstermeye çalışır, kıskanç olur, büyüklenmeye çalışır, yıkıcı olur, değersizlik hissini yaşayan kişi içinde devamlı bir eksiklik, nedenini bilmediği bir kaygı yaşar. Kişi kendi hakkını bir başkasına indirmediğinde  gerektiğinde gerekli şekilde kendini savuna bildiğinde  İkinci durumdaki gibi bir sevgi anlayışına sahip olur. Burada çıkardığım sonuç, sevginin ön koşuludur, bu tabiki yeterli değildir.
İnsan doğasını ve insan yaşamını tanımaya çalışan bilimsel bilgilerden yararlanmak gerek; şöyle ki, bir elma yetiştiriciliği yapan bir kişinin bahçesinde elmalarda çok nadir görülen bir hastalık baş göstermiş olsun, bu tarlayı hastalandığı için hiç bir ürün almayacaksın, yada bu tarlaya kulaktan dolma bilgilerle veya daha önceki tecrübelerle çözümler bulmaya çalışacaksın, nadir yeni görülen bir hastalık olduğu içinde bu hastalığı iyileştiremeyecekti  Bir yöntemde gözlemler, analizler, çeşitli yöntemler deneyerek, her zaman gelişmekte olan, durağan olmayan, yanlışlanabilir olan, kesin doğruluk iddiasında olmayan bir bilimsel yolla çözüm üretmeye çalışılır. Burada birinci durumda ilgisizlik gösterilmiştir. İkinci durumda iyileştirmeye çalışmak istenmişse de doğru yollar tercih edilmediğinden başarısız olunmuştur. Üçüncü durumda ise başarı olasılığı çok yüksek tutulmuştur. Bu üç durumu sevgiye yaklaşırken de uygulandığını görürüz.
Tabi burada bunları yapmakta yetersiz, cesaret çok önemlidir, cesaret eyleme geçme anında nasıl davrandığıyla ilgilidir. Cesaret nedir, niçin cesaret önemlidir ki. Bildiğin doğruları savunabilmektir, doğruyu sevmek demektir bu. Kendini görünmek istediğin gibi veya kendini maskeler altına gizlemeden açık seçik kendini anlatabilmektir. Yanlışlarını kabul edebilmektir. Bir kıza için ısındığında bu kıza hissettiklerini olduğu gibi anlatabilmektir, kaybetme kaygısı yaş asanda karşı tarafı olduğu gibi görmektir. Yalnızlık çekeceğini bilsen bile edindiğin değerler üzerinde uğraş vermektir – edindiğimiz değerleri iyi oluşturmadan verilecek uğraş boşa gidebilir-. Cesaret düşüncelerimizi ve davranışlarımız arasındaki uyumu sağlar. Cesaretli olmak düşüncelerimiz ve davranışlarımızın tutarlı olmasını sağlar.

Sevgi ve güven arasında ince bir bağ vardır, güven oluştuğunda iletişim ilerleyebiliyor, güvenli ortamda kişi kendini ve olayları iyi düşünebiliyor. Güven çevreni, insanları, olayları, olguları bilmekle alakalı. Güven samimiyet lede alakalı. Tutarlı insanlara karşı güvenim artar, ama onlar tutarsız oldu diyede tutarsızlıklarını yüzlerine vurmam, her tutarsızlığın altında mutlaka bir kaygı, korku veya kendi istekleri ile ilgili bir belirsizlik gizlidir. Kendimle konuşurken her şeyi gerçekçi bir şekilde kendimle konuşabiliyor muyum  bazen evet bazen hayır, kendimizle konuştuğum gibi bir başka kişiyle de konuşa biliyorsam bu kişi ile aramda güven var demektir.

Benim yaşadığım çevrenin, yaşadığım mekanın nasıl olduğuna, ne olduğuna pek bakmıyorum, yaşadığım çevrenin ve mekandaki kişilerle samimi iyi sohbetler kura bilmişsem o mekanın ve çevrenin benim için hiç önemi olmuyor. Bir çevreyi ve mekanı güzelleştiren insanların kendileri ve ilişkileridir bence, benim içinde bir huzursuzluk olduğunda en iyi diye tanımlanan mekanlara gitsem ne olur ki, ve ben iyi bir ruh hali içinde olup ta o mekanda ki kişilerle samimi sohbetler ve güven yoksa aramızda o mekanda bulunmak hoşuma gitmez ki. Kalıcı olan samimi, güvenli, ilişkilerdir, bir insanın en çok aradığı budur bence, yoksa son model araban var diye çevreden ve gittiğin mekanda sana değer vermeleri, çok geçici ve anlık bir doyumdur, ama iki kişinin samimi sohbeti ve aralarındaki güven çok daha doyurucudur – insanlara karşı güvenini kaybetmiş kişiler veya kendinle barışık olmayan, kendinle çelişik yaşayan kişiler daha çok dış gösterişe önem verir ve daha çok mutluğu dışarıdan alacağı beğeniye bağlar- Bir misafirliğe gittiğimde beni memnun eden o ev sahibinin bana porselen tabaklarda emek vermesi veya evinin ihtişamlı olması değildir beni memnun eden o ev sahibinin samimi konuşması, benim kendimi evimde gibi hissettirmesidir.

12 Ağustos 2012 Pazar

Eğitim ve Bilgi üzerine


Bilgi üzerine.

Bu yazıda, kendi hayatımdan yola çıkarak; bilginin algılanışına, bilginin edinme yollarına. Doğru bilgi var ise, doğru bilgiye ulaşma peşinde koşan insanların yapması gerekenlere değineçeğim. Doğru bilgi için nelerden vaz geçilmeli, niçin doğru bilgi.Yanlı bilginin nedenlerine değineçeğim. Bilginin tanımına, bilginin kullanımına değinmeye çalışaçağım.

Aileden, okuldan ve çevremden edindiğim bilgiler ile belli bir yaşa kadar düşüncelerimi ve davranışlarımı oluşturdum.

İlk başta aileden edindim bilgiler ile hayata bakışımı oluşturdum. Bir çok davranışımı oluştururken annemde ve babamda ki davranışları bire bir kendime kopyalamışım, bunu yaparken bilinçli bir şekilde yapmadım, annem kendinde görmekten hoşlanmadığı davranışları bile bana bilinçsiz şekilde öğretmiş.
İlk okula Bulgaristan da başladım, dördüncü sınıfa kadar Bulgaristan da okudum, Bulgaristan da okurken edindiğim bilgiler tam olarak nelerdi bilmiyorum şuan, Bulgaristan da sınıfı zorla geçen bir öğrenciydim, Türkiye ye geldiğimde dördüncü sınıftan başladım, burada da sınıfı zorla geçen bir öğrenci oldum -Bulgaristan da ve Türk iyede sınıfı geçmemde annemin öğretmenler üzerindeki etkisi oldu- (Anneme şimdi soruyorum neden beni sınıfta bırakmalarına izin vermedin, sınıfta kalmalıydım diyorum, annem sınıfta kalan çocukları hepten düşük görüyorlar dedi, bence benim sınıfta kalmamam için uğraş vermesinin nedeni, anne ve babamın saygınlık kaybetme kaygısı idi) Lise birde bile sınıfı geçmemde anne ve babamın etkisi oldu.
Okulda edindiğim bilgiler bana çok boş geliyordu herhalde, veya edindiğim bilgilerin hiç değerini anlamadım, bir çok bilgiyi ezberleyerek aldım. Meslek lisesinde öğrenim görürken, şunu söylerdim, öğrenmeye çalıştığım mesleği yapmayacağım diye diye liseyi bitirdim -şuan o mesleği icra etmiyorum-
Genelde aile çevresinde büyüdüm, dışarı çok açık bir aile yapımız olmadı, enişte, dayı, teyze, hala, ve onları çocuklarının olduğu bir aile çevresi oldu, bu aile çevresi de bana hayata bakışları konusunda bir şeyler anlattılar, herkes kendi yaşadığı hayatı anlatıyordu, ve kendi yaşadığı hayat doğru imiş izlenimi veriyordu.
Ailemin hep şöyle bir isteği vardı; benim iyi bir eğitim almam, bu istek şüphesiz çok güzeldi -şuan edindiğim bilgiler onları rahatsız etse de-. Okuma ve yazma öğreten öğretmenlerimin davranışları çok güzeldi, çevremin bana hayat görüşlerini paylaşmaları güzeldi. Ama burada hep eksik olan bir şeyler vardı.

İnsanlar fiziksel, sosyal, psikolojik ve bilgi/anlama ihtiyacı içinde olan varlıklardır, bunlar bir birine bağlı olan şeylerdir, birinde yaşanan sıkıntılar diğerinde de kendini değişik şekillerde gösterir. İhtiyaçlarımızı tam karşıladığımızda sağlıklı kişiler olabiliyoruz. Bilgi ihtiyacını karşılamak için çoğu zaman kulaktan dolma kalıplaşmış tutumlar ve hurafelerle karşılamaya çalışırız. Diğer ihtiyaçlarda olduğu gibi -fiziksel ihtiyaçlarımızdan yemek ihtiyacını karşılamak için, ya çalışırız ya da çalarız.- Bilgi ihtiyacını da iyi bir şekilde karşılamak gerek, çalmak nasıl bizi kötü sonuçlara götürüyorsa, kulaktan dolma kalıplaşmış tutumlar ve hurafelerde bizi kötü sonuçlara götürür.

Sağlıklı bilginin yollarını düşünmeye çalışalım şimdi.

Ilk başta bilgiyi felsefi açıdan biraz kurçalayalım.

Kendimizi, insanları ve hayatı gördüklerimiz kadarıyla mı bilebiliyoruz, tecrübe ettiğimiz deneyimlerimiz kadarıylamı, hayatı ve insanları algılıyoruz. Yoksa bazı kişilerin dedikleri gibi sezgilerimizlemi olayları anlayabiliyoruz, ben kendimde böyle birşey görmüyorum, sezgiler daha önce tecrübelerimiz sonucu yaptığımız keskin çıkarımlar gibi. Bazıları ise kalb, gönül gibi şeylerle olayları algılayabiliriz diyorlar. Bilginin sınırını çizmekte nasıl bir kriter alaçağız. Doğru bilginin kaynağı varmıdır yokmuduru bilmiyorum, doğru bilginin kaynağını bir çok kişi farklı kriterlere göre değerlendirme yaparak açıklıyor; bazıları tutarlılık diyor, bazıları yararlı olmayı diyor... bu sorulara herkezin bir cevabı var elbette, ve bu verdikleri cevaplara göre de hayata bakışları oluşuyor. Ben bu sorulara net cevaplarım yok.

Okullar kişilerin benliklerini oluşturmaları için rahat, baskından uzak, en iyi karar alabilmeleri için ortamlar yaratmalı, düşünmeyi öğretmeleri gerek. Bunlar yaratıldığında bilgi alımı sağlıklı olabiliyor, kişilikler iyi gelişebiliyor. Mesela okulda şu durum bana öğretilmedi; hatalar yaptığımda bu hataların farkına varmak ve hatamı kabul etmek, bu hatayı düzeltmek için uğraş vermeyi öğretmeliydi, çünkü her geçen zaman hataları ve yanlışları kabullenmeyi zorlaştırır. - Kendi kişiliğini sorgulama, gençlikte veya orta yaşlarda daha rahat olabiliyor, orta yaştan sonra kendi kişiliği üzerine sorgulama yapmak ve bu sorgulama sonucunda, gerekirse değişimde bulunmak çok zordur, çünkü; orta yaşa kadar edindiğimiz bilgiler sonucunda oluşturduğumuz hayatın yanlış olduğunu kabul etmek kişiye acı verir, edindiği hayat görüşü çerçevesinde oluşturduğu çevreninde değiştirilmesi gerekebilir, ve önünde yeni bir hayata bakış oluşturacak kadar süre kalmadığını düşünen kişi, kendini değişime kapatır, ve olduğu durumu kabul eder.- Hatalarımı kabul etmeye başladığımda, ve bunları düzeltmeye başladığımda benim kendime güvenimi getirmeye başladı. Hataların olması doğaldı - ailemde benim hatasız olmam gerektiği öğretilmişti- okullarda hata yaptığımda ve yanlış yaptığımda, hatamı kabullenecek ve yanlışımı anlayacak cesaret verilmemişti. İki ortamda da hemen olumsuz eleştiriler, kınamalar geliyordu. Birde değerlendirmeleri neye göre yaptıklarını söylemeden yargılamalar oluyordu, bu ortamda hatalarımı ve yanlışlarımı örtmek için çeşitli oyunlar -savunma mekanizmaları/korunma mekanizmaları geliştiriyordum. Okullar ve aile bu şekilde davranmamalı.
Çevre ise kendi değerini benim üzerinden yükseltmek için, beni hiç düşünmeden, beni küçük düşürerek kendilerini yükseltmeye çalışıyordu.


Ailede edindiğim bilgiler; Çevrenin genel doğrularıydı, bu genel doğrular/ortak duyu/sağduyu genelde çok sorgulanmadan oluşturulmuş, iyi bir doğrulamadan geçemeden oluşmuş, çok tutarlı olmayan, genelde duygulara hitap eden bilgilerdir. Bunun böyle olduğunu fark etmem 24 yaş civarlarında oldu herhalde, bunu fark etmemde çeşitli bilim adamlarının bilimsel bilgiyle edindi bilgileri okumamla oldu, ama bu bilimsel bilgileri alma aşamasına nasıl geldim, nasıl değişime karar verdim, nasıl yeni bir bilgi alma ihtiyacı hissettim, edindiğim eski bilgiler neden bana yeterli gelmedi. Yeni bilgiler almama hayatımda yaşadığım tutarsızlıklar, kaygılar ve belirsizlikler neden olmuştu.
Ben kendi inandığım doğruları sorgulamaya, ailemin inandığı doğruları, çevremin inandığı doğruları sorgulamaya başladığımda, bu sorgulamadan ailem ve çevrem rahatsız olmaya başladı, ben kendim de edindiğim yeni bilgiler ile eski edindiğim bilgiler arasında kalmaya başladım, yeni edindiğim bilgileri hayata geçirmeye başladığımda yeni sıkıntılar ortaya çıkmaya başladı, bu yeni düşüncelerimi söylemeye başladığımda yalnız kalmaya başladım, tepkiler almaya başladım, ama bu bilgi alışını ya durduracaktım ya da yeni bilgi aldığımda yaşadığım kaygıya katlanacak ve yeni sorgulamalara devam edecektim, iyide ne içindi bunca sorgulama, ve her kendi inandığım doğruların aslında doğru olmadığını anladığımda, beni var eden bu eski bilgiler, benim hayatımı oluşturmuştu; arkadaşlarımı, çevremi bu bilgiler sonucunda oluşturduğum hayat anlayışına göre oluşturmuştum, bu bilgiler beni var eden şeylerdi, bu beni var eden bilgileri sorgulamaya başladığımda, edindiğim bilgilerin çok ta gerçekçi olmadığını gördüğümde kendimi çok kötü hissediyordum ve bu durum bende bir gerilim yaratıyordu, sinirli oluyordum... Niye kendimi bu kadar kaygıya ve yalnızlığa itiyordum -eskiden çevremden ve ailemden daha çok saygı görüyordum, kendimi yalnız hissetmiyordum- bunun nedeni, beni tutarsızlıkların rahatsız etmiş olması idi, çelişkilerle yaşamak beni rahatsız ediyordu, katılaşmış tutumlar insanlara sıkıntılar yaratıyordu. kendi içimde çeşitli kaygılar yaşıyordum ve bu yaşadığım kaygılar sonucunda kendi benliğimi korumak için çeşitli sahte benlikler yaratmıştım. Bu sahte benlikler uzun sürede kişiyi daha da sıkıntılara sokmakta olduğunu gördüğümde bunlardan vaz geçmeliyim dedim.

Her telden bilgiler almaya başladığımda, bazı sıkıntılar yaşadım, çeşitli kitaplar okumaya başladığımda, her okuduğum kitabı doğru olarak anlıyor ve hiç bir eleştirel ve sistematik bilgi alışına tabi tutmuyordum, okuduğum bilgileri okulda öğrendiğim gibi öğreniyordum – hiç bir bilgiyi işleme tabi tutmuyordum, ezberliyordum sadece, veya yazarların düşünceleri sanki benim düşüncelerim imiş gibi konuşuyordum, bu durum davranışlarımda bir değişme getirmiyordu. Bilgi alımını -okulda edindiğim bilgileri öğrenmiyordum, sadece belli bir süre için alıyordum, bir bilgiyi almak öğrenmek değil ya, öğrenme aşamalarından hiç geçirmiyordum bilgileri- dağınık bir şekilde alıyordum, bir bilgi alımına nerden başlanmalı onu da bilmiyordum.

Belli düşünce faaliyeti gelişmeden, zihinsel faaliyet aktif olmadan bazı eğitim sistemlerinde kişilere bilgiler aktarılmakta. Düşünceler hiç sorgulanmadan aktarılmakta, soru sorma belli bir ahlak çerçevesinde olmakta, sorgulama sadece edinilmesi gereken bilgi yönünde olmakta, yanıtlar bu yönde olmakta, zaten her sorunun yanıtı önceden hazırdır, hiç zihinsel faaliyete bulunmaya gerek duyulmaz. Bazı ailelerde de belli kavramları anlama yaşına gelmeyen çocuklara bu kavaramlar öğretilmeye çalışılıyor bu yanlış bir şeydir.
Bir eğitim sistemi özgürlüğün tadını vermeli kişilere, insanlık onuru öğretilmeli, soruların tüm yanıtlara açık olduğunu ve tartışmanın alabildiğine gidebilmesini, ve yanıtların ne sonuç verirse versin sürdürülmesi sağlanmalı.

Ailemde bana bazı inançları benimsemem gerektiği öğretildi, hiç bir sorgulama yapmadan bilgileri ediniyordum, bu bilgiler çeşitli hayat görüşleri ile ilgiliydi, okulda da bana bilgilerin doğruluğu yanlışlığı konusunda nasıl bir eleştirel bakış açısı getirileceği öğretilmemişti. Okulda bana sorgulama cesareti de verilmemişti, koşulsuz bilgiye itat etmem öğretilmişti-.

Bilgi alımında nelere dikkat edilmeliydi, çok okumak gerçekçi bir bilgi alımını sağlamıyordu şüphesiz.

Bilgiyi hiç bir işleme tutmayan kişiler (birinci ve ikinci el kaynakları ayırt etmeden, varsayımları, fikirleri , yorum ile gerçek bilgiyi, ve iddiaları ayır etmeden, okuduğu konunun o bilim dalının neresinde yer aldığına bakmadan, çok kitap okuyan insanları gözlemledim), okuyarak, sorgulamadan edindikleri bilgileri destekleyici yeni bilgiler alıyorlardı, sadece kendi inançlarını destekliyeçek bilgileri alıyorlardı.

Bunlar bu bilgi alımını yaparken bunu bilinçli mi yapıyordu yoksa bilimsel bir bilgi alış aşamalarını bilmediğinden dolayımı yapıyordu.

Bilinçli yapanlar;
Gerçekliğe saygısı olmayan kişilerdir. -gerçek gerçektir, bu gerçek beni sıkıntılara düşürse bile bunu kabul etmesini bilmeli insan, şöyle bir durum var ki bunu açıklamalıyım, kişilik zayıflaması olan bir kişi, hayır demesini bilmez, kişilik zayıflamasının nedenleri kaygılar sonucunda oluşan sıkıntılara karşı bireyin geliştirmiş olduğu bir savunma düzeneğidir, kişi sevilmek için karşısındaki insanların isteklerine ve görüşlerine göre davranır, gerçekler bazen söylendiğinde kişinin sevilmemesine neden olur, bu kişilik zayıflaması olan kişiler gerçekliğe saygı ile sevilmek arasında kalır-.
Bir yere bağımlı olup, çıkar peşinde koşan, yaranma peşinde koşan insanlar -bir keresinde 47 yaşlarında tanıdığım biri bana şöyle bir şey demişti: paran oldun mu insanlar senin söylediklerini dinlerler, yalan yanlış konuşsan bile, bu çevrede para güçtür, bir başka çevrede bir başka şey güçtür, seyyidler, şeyhler de bu parası olan kişi gibi dinlenir, burada dinleyenlerin ortak noktası, bu kişilerin yanında olduklarında kendilerininde değerli olacakları, saygınlık görecekleri, güçlü görünmek istemeleri, bir fayda görecekleri beklentisi içinde olmalarıdır-.
Ün ve makam peşinde olan insanlardır.

Bilinçli yapmayanların, yanlışa düştükleri noktalar ise şunlar olabilir;
Katılaşmış bir şekilde bir fikre inanmaları.
Bir mezhebe bağımlı olmaları.
Bilgi kaynaklarını birinci elden edinmemeleri -rivayetlere ve nakil şeklinde sözlü anlatımlara inanmaları-.
Arzularına göre hareket etmeleri.

Doğru bilginin peşinde olanlar da şunu bilir,

Bilimsel bilgi alımının her şeyden önce bir kafa disiplini gerektirdiğinin bilinçindedir.Kaygı ve korkuları ağır basan kişilerden bu disiplini göstermelerini beklemek zordur (kaygı ve korku, karar verme ... ile ilgili yazıma bakabilirsiniz).
Gerçeğe saygılıdır -edindiğin yeni bilgiler eski bilgilerine ters düşse de, yeni edindiği bilgi doğru ise bunu kabul etmesini bilir-.
Değer ve saygı kaybetmekten kaygılanmaz, değer ve saygı kaybederim düşüncesiyle fikirlerini oluşturmaz. Yalnız kalmaktan kaygılansada ve çevresine aykırı düşeçeğini bilse bile edindiği bilgiyi tarafsız bir şekilde değerlendirmeye tutar.
Yargılarında tutarlı ve ihtiyatlı davranmasını bilir -düşüncelerini bir güç altında kalarak oluşturmaz ve değiştirmezde. kolay çıkarımlarda bulunmaktan, ve genellemelerden kaçınır- düşüncelerine sorumluluk anlayışını getirmesini bilir –.
Bilgi edindiği konu hakkında bilinç oluşturur -Bir konu hakkında bilinç oluşturmaya çalışan kişi, o konuya farklı noktalardan yaklaşır, o konu hakkında yazılmış metinleri okur, o konu hakkında kendi konumunu belirler, o konuyu detaylıca inceler ve o konu hakkında fikirler yürütmeye başlar-
Düşüncelerine karşı sorumlu olan kişi yanlış bir bilgiden söz ettiğinde ve sonucunda hatalı durumlar ortaya çıktığında bu durumu düzeltmek için çalışan kişidir, kendi benliğini ön planda tutmaz, düşüncelerinden ötürü bir başkasını sorumlu tutmaz.




Duran Aydoğmuş


5 Kasım 2011 Cumartesi

Meslek ve Meslek Hayatı


  Meslek üzerine düşüncelerim kafamda dağınık olarak bulunuyor, bu yazıyı yazarak meslek üzerine düşüncelerimi belli bir düzene koymak istiyorum. Aslında yazarak kafamdaki düşüncelerin daha iyi şekillendiğini ve belli bir düzene girdiğini görüyorum.

Yazıyı yazmaya başlamadan şunu belirteyim, ben meslek lisesi -tesviye-, meslek yüksel okulu -makina-, iktisat fakültesi mezunuyum, bir çok işi uzun olmayan dönemlerle yapmış biriyim, bu eğitimleri almak ve bir meslekte belli bir süre çalışmak bir meslek sahibi olmak için belki yeterli ama mesleğin sorumluluğunu, mesleğin gerekliliklerini yerine getirmek için yeterli değil, ben edindiğim mesleklerin sorumluluğunu pek vermedim. Bunu belirtmemin nedeni yazdıklarımın daha iyi anlaşılması için.

Mesleğin tanımını yapmaya çalışarak yazıya başlayayım, mesleğin bir tanımını yapmak zor bence. Toplumun gereksinim duyduğu herşey meslekmidir, bir işin belli bir disiplinle yapılması, belli bir yoğunlaşma ve belli bir dikkat gerektirerek yapılmış olması meslek olması için yeterlimi, belli bir menfaat sağlıyor olması meslek tanımı için yeterlimidir, bence bunların hepsinin bir arada olması, meslek tanımı için yeterli değil, mesleğin meslek olması için insanın insan olmasından kaynaklanan onuruna yaraşır olmalı (insanın onurunu ileride açmaya çalışaçağım), meslek insanı özgürleştirmeli, seçimini kısıtlamamalı. Bence fahişelik bir meslek değildir, mezhep imamlığı bir meslek değildir bence, son saydığım özellikler bu iki meslek içinde yok.
Bir iş uzun süre yapıldığında ve belli aşamalardan geçtikten sonra meslek haline gelebiliyor, diğer türlü merak olarak kalıyor. bu aşamalardan gerektiği şekilde geçmeyen kişiler çeşitli sıkıntılarla karşılaşırlar kaldıramayaçağı sorumluluğu/yükü alabilirler ve bu kişide çeşitli kaygılar yaratır, ve bu kaygılarla başa çıkamayan kişi işini düzgün yapamaz, yaşanan bu durum içinde kişinin kişiliğinde çeşitli bozukluklar başgösterebilir, kişi olmadığı gibi görünmeye çalışır ve bu kişiyi yorar, kişi narsizstik bir yapı gösterebilirde, veya kişi yetkin olmadığı/sözdeyetkin işte kalabilmek için hep bu yetkin olmadığı alan üzerinde kendini korumaya çalışır ve bu kişide kaygı yaratır. İnsanlar kendilerini güvende hissettiği yerde yeni bilgiler almaya eğilimlidir.
Sözdeyetkinlik yerine bir meslekte gerçekten yetkin olarak yetişmek hem mesleğin geleçeği hemde kişinin yapısı için önemlidir, mesela bir mesleğin ilk öğrenme aşamalarında olan kişi bu meslekte sanki en son aşamalarda ki gibi konuşmaya kalkarsa veya kendini böyle görürse bu kişi bu meslekte ilerleyemez, mesleği öğrenemez, bir örnekle açıklarsam kadınların girmediği erkek kahvelerinde ülke meseleleri, yönetim şekilleri hakkında devamlı konuşulur, büyük meseleler hakkında büyük sorunlar hakkında hemençecik çözüm önerileri getirilir, bir sistem değişir bir sistem kurulur hemencecik, ama bu konuşanların çoğunun ülke yönetim sistemleri hakkında, yönetimler hakkında hiç bir incelemesi okuması yoktur, işte bu konuşmalar böyle sürüp gittiğinde burada konuşan kişiler bu konu hakkında meraktan öte bir şeye gidemez, siyaset bilimlerini hiç bir zaman öğrenemez, yani bir mesleği öğrenmek için boş konuşmadan kaçınmak gerek, birde bir meslekte herşeyi bildiğini ida eden ve böyle davranan kişi de meslekte gerilemeye başlar, mesleği hakkında bilmediği birşey olduğunda biliyormuş gibi davranmak yerine ben bunu bilmiyorum benim bildiklerim bu konular diyebilen bir kişi mesleğinde gelişme sağlar, alçakgönüllülük şarttır mesleki gelişimde, her meslek sabır gerektirir, insan doğası gereği bir işin aklına girmesi uzun tekrar gerektirir, uygulama gerektirir, bu aşamaları geçmeye dayanamayan biri meslekte gelişim sağlayamaz. Meslek ile hayat beklentileri tutmayan kişilerde mesleklerinde gelişim sağlayamazlar.

Meslek seçimini bazı kişiler çok kolay yapabiliyor, bazıları meslek seçimi konusunda çok kararsız kalabiliyorlar, bende meslek seçimi konusunda kararsız kalanlardan ve meslek seçimini çok bilinçli yapmamış biriyim. Meslek seçiminin iyi yapılması için tam neler gerekir bilmiyorum ama kişinin kendi iç çekişmesi çok olduğunda bir meslek seçimi yapması zor oluyor, meslek seçerken bazı kişiler dış etkenler altında çok kalabiliyor mesela ailesi veya çevresinde o kişi üzerinde etkili olan birileri meslek seçimini yapacak kişiye etkide bulunmak istiyorlar bu da kişide seçimi zorlaştırıyor, bazen yanlış seçime neden olabiliyor. Bazı kişiler ise seçim yaparken neyi seçtiğini çok bilmiyorlar, meslekler hakkında bek bilgi sahibi olmadan seçim yapıyorlar. Bazı kişilerde daha küçüklükten meslekler hakkında birçok önyargı ile dolu oluyorlar, meslekler hakkında bilgi sahibi olmadan meslekleri reddediyorlar, bu etkenler olduğunda kişi meslek seçiminde çok zorlanıyor. Meslek seçiminde birçok etken var aslında en sağlıklı meslek kararı nasıl alınır tam bilmiyorum açıkcası kişinin doğuştan özellikleri ne kadar etkili oluyor meslek seçiminde bunları tam bilmiyorum.
Meslek seçimini istediği gibi yapamayan kişi meslek hayatında çok başırılı olamıyor veya meslek etiğinin gereklerini yerine çok getirmeye çalışmıyor, meslek seçiminde sıkıntı yaşayan kişi bu sıkıntılarını özel yaşamınada yansıtıyor, gözlediğim kadarıyla meslek seçimini istediği gibi yapmayanların oranı çok yüksek, yapılan araştırmalarda da yarı yarıya istenilen mesleğin yapılmadığını gösteriyor, bunun nedenleri yukarıda saydığım meslek seçiminde yaşanan sıkıntılar etkili oluyordur.
Birde şöyle bir şey görüyorum, bazı meslekler nedense aşağılanıyor veya bazı meslekler değersizleştiriliyor, veya bazı meslekler çok ön plana çıkarılıyor, her meslek bir değerdir.
mesela maddi sıkıntı çekilen bir ailde çocuğun meslek seçiminde sadece mesleğin maddi olanakları dikkate alınarak, meslek hakkında hiç bir bilgi sahibi olmasalarda maddi gelirinin iyi olmasından dolayı bu meslek devamlı öne çıkarılıyor, çocuğuna küçüklükten beri severken bile benim çocuğum doktor olaçak gibi sözler söylenmekte, baban gibi süpürgeçi olma çocuğum denir, süpürgeçi olan babada mesleğini yaparken mesleğinde değer görmediğini, küçük düşürüldüğünü, maddi olarak ve insan olarak değer görmediğini görmekte, işyerlerinde çeşitli ayrımcılıklar gördüm, mühendisler porselen tabakta yemek yerken imalatta çalışarak mesleğini uygulayan kişiler yemeği demir taplotlarda yemekte, meslekler arası ayrım işe göre olmalıdır, her insanın onuru eşittir, bir çaycı ile bir müdürün insan olarak aynı onuru görmesi gerekmektedir, müdürün yüksek maaş alması, çaycının az maaş alması eşitsizlik değildir, bir müdür çaycıya kaç kere günyadın demekte, çaycının kendi kaprislerini çekmesi gerektiğini düşünmekte, çaycı müdüre karşı böyle davranmaya kalksa çaycı işinden olabilir, iş gereği sınıflandırma olmalıdır, ama böyle olmadığını görmekteyim ve bunları gören çoğu kişi de oğlunun doktor veya mühendis olduğunda kendine gösterilmeyen saygınlığın çocuğuna gösterilmesini istemekte, çocuğunun doktor veya mühendis olduğunda hayatının iyi sürdürebilmesi için yeterli olacağı gibi yanlış bir düşünceye kapılmakta.
Bir kişi bir mesleği sadece para kazanmak için yapmaz, çoğunluk parası olsa dahi çalışmayı istemekte, yapılan araştırlamalarda bunu destekliyor, bir insan bir mesleği yaparken elbette para kazanmayı düşünür, bir işi yapabilmekten dolayı, yararlı olma duygusunu hissetmekten ötürü bir haz alır kişi, kişi yaptığı işte insanlarla temas etmekten ötürü bir haz alır, kendini anlatır, insanlarla iyi ilişkiler kurma peşinde koşar, toplulukta bir yer edinmeye çalışırda, aidiyet ihtiyacını da giderir, iş ilişkileri iyi gittiğinde kişi hayata karşı daha olumlu olabiliyor, iş yapabilen insanın ruh sağlığıda yerinde insandır ayrıca, mesleğinde birşeyler üretebilen kişilerin daha az kindar, daha çok affetici olduklarını gördüm.

Her mesleğin kendi içinde geliştirdiği bir kültür vardır, bu kültür mesleğin gelişimi, mesleğin sağlıklı ilerlemesi için gereklidir. Meslek etiği denen kurallar mesleğin uzmanları tarafından ve senelerin getirdiği tecrübeyle oluşan kurallardır, bazı kuralların yaptırımları olduğu gibi birçok kuralın sözlü olduğu bilinir, her meslek örgütlenmeye gitmekte ve bu örgütlenme ile kurallarını oluşturmakta, ama her örgütlenme ve meslek etiğinin meslekleri geliştirmediğini iktisat tarihe bakıldığında görüleçektir. O zaman nasıl meslek kültürü ve mesleki etik kurallar olmalıdır aklına geliyor insanın. Mesleki örgütlenme ve etik kurallar nasıl olması gerekir tam bilmiyorum ama bazı olması gerekenleri sıralayayım; Haksız rekabet yapılmamlı, eşit şartlarda yarışılmalı, kısa vadeli menfaatler için çıkar ilişkilerine girilmemeli, insan hak ve özgürlüklerine herşeyden önce dikkat edilmeli.
Günümüzde bazı meslekler büyük para sahipleri tarafından baskı altındadır, mesleğinde uzman bir kişi mesleğinin gerektirdiği kuralları uygulamaya kalktığında meslek sahibi mesleğini kaybedebilmekte, bu uzun sürede mesleklerin saygınlığının kaybetmesine neden oluyor, mesleklerin ilerlemisinde engel oluşturur, meslek örgütleri bu durum karşısında güçsüz durumda gibi, bazı meslek uygulayıcı kişiler bu duruma tepkisini koymaktadır tabi. Bazı kişilerde mesleğinin gerekliklerini yerine getirmek ile işini kaybetmek arasında kalır, boynunu öne eğerek gezmek ile alnı açık kafası dik bir şekilde gezmek arasında gidip gelirler. Bazı kişiler mücadele etme yolunu seçerken bazıları ise mesleğini yerine getirmesi gereken yerde olayları görmemezlikten gelmeye çalışırlar, gözlerini, kulaklarını tıkarlar, duymamazlıktan, görmemezlikten, anlamamazlıktan gelirler, mesleğinin ilk zamanlarında bu görmemezlik, duymamazlıklara, aldırmamazlıklara hiç gelemez kişi ama genelde ikinci yolu seçerler, görmemezlik, duymamazlık, aldırmamazlık yolunu seçerler, güç karşısında boyun eğme kültürünin de etkisi var burda, bu durumlar mesleklerin uzun zamanda yıpramasına neden olur, meslekte uzmanlaşma tam anlamıyla yapılamaz hale gelir diye düşünüyorum, mesleklerde başlayan gerileme, tüm hayatı etkilemeye başlar.

Mesleklerin iyi bir şekilde uygulanabilmesi için farklı örgütlenme yapıları denenebilir, mesela gazetecilik mesleği için bir örnek vereyim, gazetelerin büyük sermaye sahipleri tarafından alınması ve semayenin etkisinde kalınarak yazıların yazılmasından yakınılır, bu durum için farklı bir şirket yapılaşması uygulanabilir mesela köşe yazarları, hisselerin %35 sahip olabilir, muhabirler % 15, baskı-yayıncılar % 15 ine sahip olabilir, sermayeyi koyan kişiler % 20 sine sahip olabilir, kameramanlar, montajcılar ve büro çalışanları % 15 hisseye sahip olabilir, bunun yanında denetim mekanizmaları da farklı kurulabilir ama bence insanın kendine karşı saygınlığını yitirmesi herşeyin yitirilmesi anlamına gelir, demek istediğimi açayım bir örnekle, köy çevresinde herkez bir birini tanır, bu köyde açık bırakılan bakkala kimse giripte içeriden birşey almaz, burada oturan kişi diyelimki büyük şehire geldi ve apartmanında oturan kişiler bile bu kişiyi tanımıyor diyelim, büyükşehirde açık bırakılan bakkaldan yine birşey izinsiz almıyorsa, bu kişi izinsiz birşey almamayı kendi içine sindirmiş, tam anlamıyla anlamış izinsiz birşey almamanın gereğini, dış denetim/toplumsal denetimce yönlendirilmedi bu kişinin iç denetimi var derim, bu kişinin kendine saygınlığı var derim, ne durumda olursa olsun kendi kazandığı gelirle kendini geçindiren insan ne mutlu insandır derim, başkasının hakkını yemeden geçinen insan hangi mesleği yapıyorsa yapsın benim gözümde büyük bir kişiliktir. Eğitim verilen yerlerde meslek etikleri/ahlakı öğretilir tabi ama eğitimde öğretilen şeyin uygulanaçağı anlamına gelmez, kişi bilir ama uygularken farklı yapar, ama benim içine sindirme dediğim olayda kişi istesede öğrendiği davranışın aksini yapamaz, çünkü kendine ters düşmüş olur ve bu kişi şunu bilir bu durumun kendi içinde yapancılaşmasına neden olacağını ve bu yabancılaşan insan kendini nerelere vuracağını bilemez, mal falan edinerek kendini yatştırmayı dener, ama çoğu zaman uzun süre yatıştırma sağlayamaz kendine.

Meslek üzerine yazmaya çalışıtğım bu yazıyı daha sonraları güncelleme yaparak tekrar yazacağım.