Sayfalar

24 Eylül 2011 Cumartesi

Kaygı, korku, sevgi, karar verme, bilgi arasındaki bağıntıyı düşünme

Her insanın belli bir oranda kaygı ve korkusu vardır, bu normaldir. Hayatın olağan akışını uzun süre bozuyorsa ve/veya algıyı olumsuz şekilde etkiliyorsa, içsel çatışmalar artmış ise nu normal olmayandır, burada durup cesur bir şekilde düşünülmesi gerek.
Nelerden kaygı ve korku duyulur, bu kaygı ve korkular ne kadar gerçekçi, kişimi üretiyor bu kaygı ve korkuları. Nasıl bir hayat anlayışı olmalı ki kaygı ve korkuları daha az yaşanmalı/yaşamalıyım.

İnsan kendi hayatını etkileye bilme becerisine sahip midir veya ne kadar kendi hayatını etkileyebilir, doğuştan gelen genetik faktörler ve olumsuz çevre şartları, kişinin hayatını ne derecede etkilemektedir. Mesela dikkat eksikliği yaşayan bir çocuk kendi iradesini istediği gibi kullanabilir mi, dikkat eksikliği yaşayan çocuk yaptığı çalışmaları eksiksiz bir şekilde bitirmek ister ama dikkat eksikliği yüzünden tam olarak bitiremez ve kendine karşı başarısızlık hissini yaşar, bu kişi, bu durumdan ötürü zaman içinde güven eksikliği yaşar. Güven eksikliği, çoğu durumda çevreden gelen olumsuz değerlendirmelerle de artar. Güven eksikliği sonucu kişide kaygı meydana gelir.  Başka bir misal vereyim, küçüklüğünde kötü bir çocukluk geçirmiş biri -şiddet görmüş, yabancı ve istenmeyen diye dışlanmış, karşılıksız sevgi görmemiş, gereğinden fazla sorumluluk yüklenmiş... - büyüdüğünde bu durumun etkisinde kalarak yaşadığı kötülükleri başkalarına yaşatmaya çalışıyorsa, bu kötü durumdan dolayı içinde devamlı bir huzursuzluk duyuyorsa veya bu huzursuzluk sonucu yaşamı anlamsız buluyorsa bu kişi ne kadar kendi hayatını kendisi etkileyebilmekte? Kendime bu soruları sormadan edemiyorum.

İnsan kendi hayatına bilinçli bir şekilde yön veremediğine inanıyorsa kaygıda yaşamıyor olmalı. Ben ne yaparsam yapayım hayatıma yön veremem, benim kaderim bu... bu gibi düşüncelere sahip insanlar kaygı duygusunu yaşamamak içinde bu hayat görüşlerine sahip olabilirler mi. Hayatını, kendi seçimleri sonucu oluşturduğuna inan kişi daha fazla kaygı yaşar, nasıl bir hayat anlayışım olmalı, secim yaparken neye göre secim yapacağım, gibi sorular sormak kişinin kaygısını artırır -Bu paragrafı yazının içinde açacağım-

Aslında herkes kendini ve çevresini tanımak için sorular sormuştur (insanın anlama gereksinmesi olduğundan sormuştur, yemek içmek gibi) ve kendince yanıtlar bulmuştur veya bu sorulan sorular birileri tarafından cevaplanmıştır, çoğunlukla sorulan sorular çevrenin onayladığı şekilde yanıt bulmuştur veya soruların sorulması çeşitli nedenlerle engellenmiştir. Sorulan sorular kişiyi kaygıya düşürmeye başladığında soruların arkası gelmemeye başlar - kişinin sorduğu sorular çevresini ve kendisini rahatsız ettiğinde (kendisini rahatsız etmesinin nedeni daha önceki düşüncelerine ters cevaplar alması olabilir) kesilmeye başlar - bu sorulara verilen cevaplar çerçevesinde kişiler hayat anlayışlarını oluşturmuştur.

Ben şuna inanıyorum İlk başta insan kendini tanımalıdır (kendini tanımaya adanmak demek tir bu, kendini tanımak bir uğraştır), Kendini tanımak deyince şunlar aklıma geliyor, hangi hal içinde nasıl karar veriyorum, kararlarımda hangi kişisel özelliklerim etkili oluyor, sorgulamadan almış olduğum bilgilerle oluşturduğum kalıp yargılarım var mı, önyargılarım var mı -kalıp yargılarım ve önyargılarım olduğunu öğrendiğimde bu düşünceleri ne kadar değiştirmeye istekliyim -, aldığım bilgiler çevremin onay verdiği bilgiler mi oluyor, çevremin onaylamadığı bilgiler olduğunda ne kadar yeni bilgi almaya istekli oluyorum ve kendim bir bilginin ne kadar derinine inebiliyorum, bu aldığım yeni bilgiler benim yalnızlaşmama neden oluyor ise yinede yeni bilgi almaya ne kadar istekliyim. Olayların gerçekliğiyle, doğruluyla mı ilgileniyorum, yoksa olayların doğrulundan çok benim ondan sağladığım faydamı önemli oluyor benim için. Hangi durumlarda nasıl davranışlarda bulunuyorum, düşüncelerime göre mi hareket ediyorum, duygularıma göre mi, eylemlerim karşısında duygu ve düşüncelerim nasıl şekil alıyor. Hangi duygular içinde olduğum da kaygılanıyorum, kendimi en iyi ne zaman hissediyorum, ben ne istiyorum bu dünyadan ben kimim bu dünyada, benim gereksinmelerim insan olarak neler, nasıl bir varoluşa sahibim, ölünce ne olacağım...

Kaygı ve korkularım olduğunda kafam karmakarışık oluyor bunu yeni yeni fark ediyorum, bunu tamamen fark etmeme bir kız çocuğunun yaşamı vesile oldu. kaygı ve korkularımın neler olduğunu düşündüğümde, şunlar şunlar diyebiliyorum ama kaygı ve korkularımın farkına varmak bunları aştığım anlamına gelmez, bu kaygı ve korkularla karşılaştığımda, güçsüz duruma düştüğümü ve düşündüğüm gibi baş edemediğimi gördüm, kaygı ve korkularım neler olduğunu sıralarsam; insanların beni güçsüz, değersiz görmesinden kaygılanıyorum, beni beğenmiyeçeklerinden, sevmeyeçeklerinden kaygılanıyorum, kendimi devamlı yaptığım işin en iyisini en üstününü yapmaya çalışıyorum – mükemeliyetcilik-. Rahatlık beklentisi, rahat bir dünya hayali- durumu olduğu gibi kabul edememe, kafamda kurguladığım hayatın olmamasından korkma. Bir aralar kendimi olmadığım gibi gösteriyordum ve bu olmadığım gibi gösterdiğim için, bu olmayan beni koruyamayacağım kaygısı yaşıyordum. Kaygılarımdan bir diğeri de değerlerimi yaşatamamak kaygısı, değerlerim bedenimden çok daha değerli beni ben yapan şeyler, bunların yok olması benimde yok olmam anlamına geliyor, değerlerimin yok olması ile bu dünyada bedenen yok olmayacağım ama benliğimin hayattan zevk almadan yaşaması, huzursuz, hareketsiz, itatkar bir kişilik –hırcın veya sessiz, değerlerimi yitirdiğimden dolayı böyle bir kişilik yapısına bürünme kaygısı. Yaşadığım kaygılardan bir diğeride benim kendi kendime kafamda ürettiğim yanlış fikir yürütmelerdi, bu yanlış yürütmeleri hangi zamanlarda yaptığıma baktığımda kendi kendime şunu dedim, baskı ve zorlanma anlarında yanlış akıl yürütmeleri yapıyorum, bu anlarda akıl olayları/verileri değerlendirirken genelde olumsuz bir işleme tabi tutuyor veya verileri aşırı olumlu değerlendirmelerde bulunuyor, eksik verilerle hareket etmeye ve kesin bir çıkarımda bulunmaya yatkın oluyorum. Başka bir kaygımda kendi kendime koyduğum yüksek beklentilerin gerçekleşmemesi idi -belkide insan yüksek beklentiler peşinde koşmayı seviyor, pozitif bilim belkide insan beklentilerini sınırlamak için de gereklidir, pozitif bilim görülenin/olması gerekenin peşindedir- beklentilerimi gerçekçi şekilde oluşturmadığımdan hayal kırıklıkları yaşıyordum, beklentilerimi oluştururken genelde duyduğum yoksunlukların etkisinde kalıyordum, kaygılarımı dindirmek için bir çıkış yolu arıyorum ve bu çıkış yolu genelde akla uydurmaları yapmak, savunma düzenlerini kullanmak idi, şimdi bunu yapmamak için daha sağlıklı kararlar almak için kaygılarımı azaltmaya çalışıyorum, çünkü bu akla uydurmaları ve savunma düzenlerini kullanarak kendimi bir süre rahatla ta biliyorum ve uzun süre akla uydurmaları ve savunma düzenlerini kullandığımda hiç bir işte başarı sağlayamıyorum, belli bir süre sonra olaylara karşı duyarsızlaşma baş gösterebiliyor da, kaygılarımı azaltmak diyorum ama kaygılarımın azalması sanki benim irademin dışında olan bir şeylerin kontrolündeymiş gibi geliyor bazen veya kaygıları azaltmak için kişinin kendisine karşı bilinçli bir etki uygulaması gerekir, şunu dillendiririm aslında sağ solda insan kendi hayatına yön verebilir, en basitinden öfkelendiğimde verdiğim cevaplar beni çok yansıtmıyor, bir çok insan öfkelendiğinde öfkelendiğini bilir, ama öyle duygular var ki aslında verdiği kararların bu duyguların altında iken verdiğini bilmez, sadece kararlarımızı etkileyen duygularımız değil, yoksunluklarımızdırda. Mesela, bir erkek varoluş gereksinmelerinden biri olan cinsellik ihtiyacını yıllarca karşılayamamıştır ve bu kişiye bir kız ilgi gösterdiğinde bu kıza hemen bağlanma şeklinde bir birliktelik gösterebiliyor, erkek kendi değerlerini bir kenara atabiliyor, aslında erkek kızı sadece cinsel açıdan çekiçi buluyor ve evlenme kararı alabiliyor, erkek evlilik gibi bir birlikteliğin gerçekleşmesi için cinselliğin yeterli olmadığını bildiği halde, burada erkeğin yaşadığı görülen bir yoksunluktur- temel ihtiyaçlarını (barınma, yemek) karşılayamayan birine yoksul denir, yoksullukta yoksunluklardan biridir- ama bazı yoksunlukların bu kadar kolay farkına varılamıyor, insan tüm yaşam gereksinmelerine yanıt vermediğinde yoksunluklar yaşayabiliyor, ama insan kendi kendine de yoksunluk yaratabiliyor.

Benim korktuğum ve kaygılandığım bazı şeylerin bana bu şeylerden korkmam ve kaygılanmam gerektiği öğretilmiş olduğunu fark ettim, insanlar isteklerini ve dediklerini yaptırmak için karşı tarafı korkutarak yaptırmaya çalışır, beni korkutan kişi en çok neden korkuyor ve kaygılanıyor ise benide isteklerini yaptırmak için onunla korkutuyor ve kaygılandırıyor. Korkmam ve kaygılanmam gereken şeyleri bu kişi bana bilinçli olarak öğretmiyor aslında. Bir örnek vereyim, evli bir kadın ve çocukları olan biri, bu kişinin en çok korktuğu şey anne ve babasının ölmesi imiş -küçükken ve olgunluk çağında iken de korkuyor-. Bu kadının çocukları olduğun da çocuklarına bilinçsiz bir şekilde en çok korkmaları gereken şeyin "anne ve babasından yoksun kalmaları" düşüncesini bilinçsiz bir şekilde öğretiyor. Anne kendi isteklerini her yaptırmak istediğinde, çocuklarına kendini yok etmek/kendine zarar vermek ile korkutur olmuş. Bu durum karşısında genç çocuk kendi istekleri ve annesinin istekleri arasında kalır olmuş -çocuğa en çok korkması gereken şeyin anne ve babasının yok olması ve zarar görmesi öğretilmiş idiya- genç çocuk annesinin yok olmasına katlanamayacağı içinde senelerce annesinin isteklerini yapmaya devam etmiş. Yıllar içinde çocuk kendini açık ceza evinde hissetmeye başlamış -çünkü kıpırdayamaz olmuş bu durum karşısında- büyük çelişkilerden sonra annesinin ve babasının yok olmasını göze almaya karar vermiş -bu yollardan biri idi...-, bunu göze aldığında – yani, artık anne ve babasının yok olmasından ve zarar görmesinden korkmamaya başladığında- annesi isteklerini yaptırmak için kendi korktuğu şeyle genç çocuğu korkutarak isteklerini yaptıramamaya başlamış. Genç çocuk işte o an açık ceza evinden çıkıp, kendi düşüncelerini biriktirmeye -yani genç çocuk özgürlüğüne kavuşmuştur- fikirlerini serbestçe baskı olmadan oluşturmaya başlamıştır. Özgürlüğüne kavuşan genç; yoksun kalma pahasına, yalnız kalma pahasına, onu var eden değerlerin yok olmasını göze almıştır – aslında korktuğumuz ve kaygılandığımız bunlardır, korku ve kaygılarını yenmiştir -.

Yaşam gereksinmelerinden birisi insanın kendini birşeyler yapabiliyor, işe yarıyor olarak görmesi, böyle göremediğinde kendini bir hiç gibi hissetmeye başlıyor ve bu kişide kaygı yaratıyor.
İnsan hakkı olduğunu düşündüğü hayatın birileri tarafından engellenmesine gelemez, insan engellendiğinde çoğunlukla duygularında bozulmalar oluşuyor, algısı bozuluyor, artık görmek istediği gibi bir hayatı görmeye başlıyor, olayları kendi görmek istediği gibi görüyor, en kötüsüde ondan birşeylerin çalınmışlık, çıplak bırakılmışlık duygusu yaşıyor. İnsan hem iç çatışmalar hem de dış etkenlerden dolayı, kendi kararlarını baskı ve zorlama olmadan, kendi farkında olarak alamıyorsa bu kişi özgür değildir, özgürlük gerçekleşmez ise bu kişide hayata karşı yıkıcı eylemleri göstermesine neden oluyor. Aslında yıkıcı eylemde bulunarak kendini rahatlatmaya çalışıyor, bu kişi paylaşma, affetme, karşı tarafın düşüncelerini dinleme, karşı tarafı kendi ayakları üzerinde tutmaya çabalamaz, kendi kişiliğini yapay üstünlükler üzerine kurmaya başlar, biz ve onlar ayrımını sık sık yapar, birde kendinin elinden herşey hemen gidecekmiş duygusuna kapılır.

Akla uydurmaların ve savunma mekanizmalarının karar verirken ki etkilerini daha iyi açmaya çalışayım, zamanında karar verirken akla uydurmaları çokça yaptım, konuşmalarda ve davranışlarımda da çeşitli savunma düzenlerini kullandım – yalan söyleme, olayı yüceltme, abartma, küçümseme, değersizleştirme, genelleme, yansıtma, olayı olumlu değerlendirme, çekingenlik, bence kekelemekte (kekeme uzmanı değilim, farklı kekemelikler var, bende ki kekemeliği düşünüyorum.) bir savunma mekanizması, güzel atasözleri vardır bu savunma düzenleri için, mesela kedi eremediği ciğere mundar dermiş (küçümseme). Kişi benliğini kaygıdan ve korkudan korumak için savunma düzenlerine başvurur. Çelişkili durumdan kurtulmak isteyen bir kişi çeşitli yöntemlerle bu çelişkili durumu hafifletmeye çalışır, benliği içinde bulunduğu duruma katlanamaz hale gelir ve çeşitli akla uydurmalara, savunma düzenlerine başvurmaya başlar, çok basit bir misal vereyim, sigara icipte sigara içmenin kötü olduğunu düşünen birini tanıdım ve sigara içip içmeme arasında çelişki yaşıyordu bu çelişkiyi hafifletmek için, sigara hakkında yazılmış çok küçük bir olumlu haberi alıp çok olumlu bir habermiş gibi düşünmeye başlıyor, sigara içen kişi söyle diyordu, sigara içenlerde ölüyor sigara içmeyenlerde gibi söylemler diyordu, yani bir gün söylediğini birgün söylediği tutmaz, olayın bir tarafını görür bir tarafını görmez, herhangi bir alanda bilgi edinileceği zaman o alanda daha önce geliştirilmiş yöntemlerden yararlanılmadığı zamanlarda da insanların çoğu olayın bir tarafını görür de, olayın o olgu içinde ne yer kapladığını bilemez çoğu zaman, küçücük bir olay için koca sistemi eleştirmeye kalkar, güzel atasözleri vardır bu olay için -bir pire için koca yorganı yakmış derler ya- Akla uydurmaları yapmamak için bir bilgiyi alırken o bilgi alanındaki yöntemin/metodun yol göstericiliğinden yararlanmalı dır, bilimsel araştırma yöntemleri uygulanmalı dır diyeceğim ama bunların uygulanması yeterli gelmiyor bana, bunları uygulamak için insanın kaygı ve korkularını azaltması gerekli ve sonucunda iyi bir ruh hali içinde olur, belki ruh sağlığı yerinde olan insan bu yöntemleri kendiliğinden yapabilir, ruh sağlığı yerinde insan kaygıları ve korkuları az olan insandır, kaygıları ve korkuları az olan insan daha az akla uydurmaları ve savunma düzenlerini kullanır, algısı daha iyidir. 

Seçim yaparken yaşadığımız kararsızlık yüzünden de bir kaygı yaşarız - seçim kaygısı yaşadığım kaygıların başında gelir kendisi :)-. Seçim yaparken iki nedenden dolayı kaygı yaşıyorum -birinci nedenden dolayı pek yaşamıyorum artık-. Birinci neden başkalarının tutumunu düşünmem, örneğin başkaları tarafından benim yaptığım hareketler nasıl görülecek, beceriksiz olarak mı görüleceğim gibi, birde yapacağım kötü, hatalı, zararlı davranışlardan sonra kendime olan güvenimi, saygınlığımı yitirme endişesi - şimdi, her defasında hatalı, zararlı davranışımın farkına vardığımda, daha sağlıklı kararlar verme umuduyla, bu hatalardan, zararlardan birşey öğreniyorum, ve her defasında daha hatasız daha gerçekçi olmaya başlıyorum hayatta, buda bana kendime güvenimi ve saygınlığımı yitirttirmiyor-  yaşadığımdan dolayı seçimlerimde çok zorlanıyordum. ikinci neden ise normal gündelik karar vermeler değilde, kişiye göre uç seçimlerde, veya önemli olarak görülen seçimlerde seçim yapmakta zorlanıyorum ve bu durum bende kaygı yaratıyor -kaygının fiziksel belirtileri vardır (kişiye göre değişir, bende sırt ağrısı ve göz seğirmesi oluyor) veya istemsiz olarak bazı fiziksel hareketlerin yapılarak rahatlamaya çalışılmaktadır)- bu durumlarda insan doğrulanmış bir yol arar, çoğu insan yolun doğruluğundan çok kaygısını azaltacak bir yolu bulma peşindedir, bunun içinde çoğu insan çevrelerinden buldukları örf ve adetleri, inançları, hayat anlayışlarını benimserler. Bunları benimsemeyen kişi -sorguladıktan sonra belki bazılarını benimseyen-, böyle durumlar kişide bir gerilim yaşatır ama bu gerilimin normal bir durum olduğunu algılayan kişide gerilim yaratmamaya başlar.
Çoğu kişi değişimi sevmez değişim demek belirsizlik demektedir, değişimin olmaması seçimin de olmaması demektir böylece seçim kaygısı yaşamaz.

 insan güven içinde olmak ister güven içinde olmak için çabalar uğraşır, mesela güvende olmak için para biriktirmeye (korkunun çok olduğu yerde artar), mal sahibi olmaya adar kendini.
Bir de insan yalnız kalmaktan korkar. Yalnız kalmaktan korkmasının nedeni bence, İnsan toplum içinde kendini tanıdığından (düşüncelerini toplum içinde sınayabilir ancak. Kişi düşüncelerini eyleme nasıl geçiriyor: eyleme geçirirken nelerle karşılaştığında, hangi duyguları etkili olduğunda eyleme geçirmekte zorlanıyor. Kişi duygularını insanlarla ilişkiler kurduğunda öğrenebilir...) insan uzun süre yalnız kaldığında, hayatla gerçekliğini kaybetmekten korkar, belkide kaygılanmaktadır. İnsan karşısında konuşabileceği, kokusunu, tenine dokunabileceği birilerini görmek ister. Yalnız kaldığında hayata karşı gerçekliğini yitirmekten korktuğundan dolayı insan sahte birliktelikler geliştirebiliyor, ama sahte birliktelikler insanları yalnızlıktan korurken insanın kendisine yabancılaşmasına neden olabilir. İnsan kendini bir yere ait hissetmek ister, bir yerde değer verildiğini görmek kişiye haz verir, kendini bir yerde göstermek isteği vardır, kendini birilerine kabul ettirmek isteği vardır. Kişi yalnızlık yaşamamak için çoğu zaman çoğu kişi doğru bilgi ile ilgilenmez, onda yalnızlık duygusunu yaşatmayacak kişilerin bildiğine değer verir, o yönde bilgi toplamaya çalışır, bilimsel bir bakış açısıyla belli bir yöntemle toplamaz bilgiyi, ben çoğu insanın böyle davrandığını biliyorum, bir olguya objektif bakış açısını sağlamayan insana bazen kızıyorum, benim anlattıklarıma karşı bu durum yapıldığında daha fazla kızıyorum aslında, bu durumları bilmek bende nasıl bir bakış açısı sağlıyor derseniz, her davranışın altında bir nedenin yattığını biliyorum, her davranışın altında yatan nedeni araştırmak bazen beni yoruyor, ama davranışların altında yatan nedenleri anladığımda, çoğunlukla karşı tarafa o olay hakkında bir tepki koymanın, veya benim öfkelenmemin bir işe yaramadığını biliyorum, bu davranışları kişinin aşması için bazı düşüncelerin değişmesi, kaygıların ve korkuların hafiflemesi gerekir, yoksunlukların giderilmesi gerektiğini, algının değişmesi için çoğunlukla duyguların değişmesi gerektiğini biliyorum, bunların değişmesi sonucunda kişide iyi bir bilgi işleyişi olabilir. Ama şunu söylemeliyim ki kişi düşüncelerini bire bir uygulamaya aktaramayabiliyor. Ben de bazen düşüncelerimi eyleme geçirirken bire bir düşüncemi eyleme geçiremiyorum, öyleyse ben düşüncelerimi gerçek hayattın içinde oluşturmuyor muyum, veya insan böyle birşeymi gibi bir soru aklıma geliyor.

İnsan yaşamında bazı işlevsel olmayan durumlar ortaya koyabilmekte – olay geçtikten sonra bile sanki bu olay devam ediyormuş gibi davranmaya devam eder- işlevsel olmayan davranışlar tabi insan ilişkileri olumsuz etkiler, yanlış değerlendirmelerde bulunabilir. Bende böyle işlevsel durumların olabileceği hiç aklıma gelmezdi, ama başımdan şöyle bir olay geçti bir keresinde, dedem bir hafta kadar akciğer kanserinden hastanede yattı bende yanında yattım, ardından 14 gün kadar çok yoğun bakımda kaldı, ve 14 gün boyunca her gün hastaneden bir haber bekledik ve hergün hastaneye gittik -kaygılı bir bekleyiş vardı- annemin telefonu her çaldığında bir tedirginlik yaşadık -hastaneden dedemin durumu ile ilgili haber anneme veya yengeme gelecekti-, ve dedemin ölüm haberini benim yanımda iken yengem aldı, ben hiç ağlamadım ve katı bir şekilde şimdi ne yapmamız gerek diye düşündüm, dedemin ölümünden sonra bir iki ay boyunca annemin telefonunun sesini duyduğumda, kaygılı bekleyişteki tedirginliği yaklaşık olarak yaşadım. Bu durum bazı kişilerde kalıcı olabiliyor, ikili ilişkilerde böyle durumlar olduğunda ilişkileri olumsuz etkileyebiliyor.

Kendimde senelerce gözlemlediğim bir şey oldu hemen bir konudan bıkma, konudan konuya atlama, konuyu bir alanla sınırlandıramama, konuya odaklanamama odaklanmaya çalışırken başka düşüncelerin kafama gelmesi idi, bunların altında yatan nedenlerin başında duygusal yoksunluk, sorunlara çözümler üretememek ve belkide genetik eksiklikler var. Bir kız çocuğu tanıyorum, ailesinde şöyle durumlar var, anne ve baba kavga eder, kızın annesi ve birlikte oturdukları kaynana devamlı kavga eder, annenin beklentilerinin gerçekleşmemesi ve kocasının karısına iyi davranmaması yüzünden - anne kızının her hareketini öfkeyle, şiddetle engellemekte, kız çocuğunda üç dört yıl aradan sonra şöyle birşey gözlemledim matematikte hesapların yapılmasında zorluk yaşamaya başladı, okulda ki öğretmende çocuğun okulda yoğunlaşmakta zorlandığını söylemiş anneye, çocuk duygusal yoksunluk yüzünden kafası karışık dikkatini toplayamaz oldu. Hep içinde bilemediği bir huzursuzluk, eksik kalma, tamamlanamamışlık yüzünden bir konuya dikkatini toplayamamakta, aşağılandığından dolayı zamanla bu aşağılanmanın verdiği açı yüzünden büyüklenmeye gidebiliyor, bu büyüklenme yüzünden ilişkilerinde empati kuramaz oluyor, hep yapabildiği işten fazlasını yapma peşinde koşabiliyor insan.

Eşit ilişkilerin olmadığı yerde -acımanın, cinsiyet ayrımının, sınıf ayrımının...- devamlı kavga ve gürültünün olduğu, karşılıksız hiç bir işin yapılmadığı, toleransın sıfır olduğu, kişilerin isteklerine değilde etrafın isteklerine önem verildiği, kişilerin özel hayatlarının ulu orta serildiği -kişilerin kendi iç dünyalarıyla hesaplaşmalarına izin verilmeden yıpratıldığı ortam- ve şiddetin yaşandığı -sözel, duygusal, sosyal, fiziksel acıdan şiddetin yaşanması- bir ortamda sevgi olmuyor. Sağlıklı olan bir sevgi kişiye güven verir - tedirginliğin hakim olduğu ve güvensiz bir ortamda bulunan bir kişi güven sağlamak için sevgi arayışına girebilir, ama bu çok sağlıklı bir karar değildir, genelde böyle durumlarda verilen kararlar sonucunda oluşan ilişkiler pek sağlıklı olmuyor, aşırı bağlanma şeklinde birliktelikler oluşabiliyor -sağlıklı birliktelikler oluşması için bence kişilerin kaygı ve korkularının az olması gerek. İhtiyaçlarını karşılayabilen, kendi ayakları üzerinde korkusuzca durabilen, yaratıcı kişiler daha iyi birliktelikler kurabiliyorlar. Tedirgin ve güvensiz ortamda bulunan kişiler, gözlemlediğim kadarıyla çevrenin kendilerini sevecek şekilde davranmaya çalışıyorlar, aşırı bir ilgi ve sevgi beklerler-
Şöyle bir durum var sevildiğini hisseden kişi kaybetme korkusunu az yaşar, bu kişi yanlış yapma telaşını daha az yaşar, çünkü aid olduğu bir yer vardır o kişinin, aidlik hisseden kişi şunları hisseder herhalde; birilerinin o kişiye değer verdiğini hisseder, onun varlığı birileri tarafından önemsendiğini, benim varlığımdan ötürü birileri mutlu oluyor, bu hayatın içinde bende bir yerlerde bir işe yarıyorum, yanlız değilim gibi düşünceler içinde dir -bir kişi bir yere kendini aid hissetmek için, o yere aid olması için istenen davranışları yapmaya başlayabilir, kişinin edindiği bilgiler diyelim ki, kişiyi aidiyet hissettiği ortamın ortak düşüncelerine, davranışlarına, inançlarına ters gelecek bilgiler ediniyor. Bunun sonucunda bu kişi hiç bir kişi ve topluluk tarafından hiç benimsenmiyor ve bunun sonucunda yanlız kalıyor, düşüncelerine, davranışlarına önem verilmiyor diyelim, insan olmaktan dolayı bile bir değer görmüyor, böyle haller içinde kalan kişi kendini iyi hissetmeye bilir, yanlızlık çeker ama bu kişi hayatta doğruları ilke edinmiş ise yukarıdaki durumlar karşısında kendini kaygılı ve huzursuz hissetmez. Aidiyet duygusu hisseden kişiler -veya ne pahasına olursa olsun kendine doğruluğu ilke edinmiş kişiler- sorgulamaktan korkmaz, soru sormayı iyi yapar, böyle olmayan kişiler daha az sorgular -sorgulama yerine çoğunluğun dediğine uyum göstermeye çalışır-.

Umutsuzluğa değinmek istiyorum biraz, umutsuzluk genelde beklentiler gerçekleşmediği zaman ortaya çıkan bir yok olma duygusu, insanların birçoğu beklentilerini oluştururken kendi dışındaki birçok değişkeni dikkate almadan kendi arzularına ve isteklerine göre gelecek zamanı şekillendirmeye kalkıyor, adeta 'zamanı hapsetmeye' kalkıyor -şu olursa şu olur-, olaylar zaman içinde değişiyor, kişiler zaman içinde değişiyor (birçok anne ve baba yeni doğmuş çocukları hakkında bile gelecek ile ilgili bir çok beklentiye giriyor, bir insan üzerinde beklentiye girmek kadar saçma bir şey olamaz bence) ve bizim dışımızda gelişen bir çok olayıda kontrol altına almaya çalışıyoruz, böyle beklenti oluşturulduğunda genelde beklentiler gerçekleşmiyor ve sonucunda umutsuzluk yaşanmakta, umutsuzluk gelecek ile ilgili kaygılar yaşamamıza neden olmaktadır. İstediğimiz, arzuladığımız, gerçekleştirmek istediğimiz bir durum karşısında, elimizden geleni yapmak, yani elimizdeki verilerle hareket etmesini öğrenmek gerek, sonuçlar benim eylemim ve bir çok etkenin meydana gelmesi sonucu oluşur genelde, ben benim eylemimle ilgilenmeyi öğrenmem gerek.


Duran Aydoğmuş


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder